Hep aynı sıkıntıyı yaşarım da bu seferki, konunun kendinden/ağırlığından mıdır (‘Gençler/Gençlik’), her zamankinden fazla oldu. Daha ilk adımda, yazının başlığının ne olması gerektiğine dair tereddütler yaşadım; öyle düşündüm böyle düşündüm, nihayet ’Merhaba Gençler’de karar kıldım. Ancak bu kadarla da yetinmedim, empatik kaygılar mı demeli, bir de, farklı perdeden tonlamalar ve vurgulamalarla yazdığım başlığı tekrar tekrar okudum ve de zihnimdeki/muhayyilemdeki karşılığını (kelimenin gösterdiği ile gösterilenin zihindeki karşılığında, zihnin ‘öznellik’ karakteri nedeniyle, bir ‘anlam’ ve de ‘duygu/duygulanım’ çokluğu oluşmuyor muydu?) yakalamaya çalıştım. Nereden nereye, ilk anda önüme düşen, ‘Hazırol’da taş kesmiş ihtiram kıtasını denetleyen devlet erkânının ‘’Merhaba Asker!’’ diyerek selamlayışındaki otoriter/hiyerarşik görüntüden -zorlama gayret, bu gösteride ziyaret edilen ülkenin dilinde selamlama yapılmaya çalışılmasının yol açtığı garip fonetik insanı güldürüyorsa da- ürktüm. Bir dönem genç olmuş, bu süreci yaşamış birisi olarak, bilvesile ‘gençlik’ hakkında yazmaya soyunurken, ‘merhaba’nın samimiyeti ile selamlayıp sohbet etmekten ve de ‘uzakta kalmış bir başka zamana/dünyaya’ ait kimi deneyimleri -net olmak bakımından çerçeveyi çizelim ve tanımlayalım: ‘Sol’ deneyimleri-, o deneyimlerden yola çıkarak dönemin tipik bir karakteristiğini yansıttığını düşündüğüm bir ‘genç(lik) tipolojisi’ni, bugünün gençliğine neler söyleyebilir kaygısıyla aktarmaktan öte bir gayesi olmayan bu yazı/yazar, yoksa şimdi böylesi -yukardan bakan, buyurgan- bir görüntü mü verecekti. İtiraf etmek gerekir, durduğu yer ve bakış zaviyesinin ne olduğu fark etmeksizin, bir zamanlar genç olanlar, cari zamanın gençlerine yönelik değerlendirmelerinde, -beylik laflardır-, onların potansiyel güçlerini/dinamizmlerini/geleceğin sahibi oldukları gerçeğini ve de sorumluluklarının önemini teslim etseler de -bunları kim inkâr edebilir ki-, aynı gençler karşısında kendilerine (ve de kendi gençliklerine) fazladan pay çıkardıkları (geçmiş) güzellemeler yapmaktan, ‘…’dir’li/’dır’lı’; ‘….’melidir’li/’malıdır’lı’ keskin sözcük kipleriyle nihayetlenen buyurgan/yargılayıcı/hüküm verici cümleler serdetmekten ve de ‘doğrular’ı göstermek/önermek gibi üstenci bir tavır sergilemekten de geri durmayacaklardır. Kadim zamanlardan beri bu böyle; misal, gençlerle fazla hemhal olan, onları önemseyen, yerleşik otorite tarafından bilgisi ve düşünceleri ile gençlerin kafalarını karıştırdığı/zehirlediği suçlamalarına maruz kalarak ölüm cezasına çarptırılan Sokrates, bütün bunları yaparken, aynı zamanda gençlerin yaşlılara gerekli saygıyı göstermedikleri, aşırı tüketimde bulundukları (şimdilerde yaşamış olsaydı acaba ne derdi), tembel oldukları, yeterince çalışmadıkları vb. suçlamalarında bulunmaktan ve de ‘doğru’ yolu göstermekten de geri kalmayacaktır.
Girizgâhı fazla uzattığımın farkındayım, sadede gelerek şunu söyleyeyim: Kadim zamanlardan şimdiki zamanlara gelinceye kadar, özellikle insanın aklı önceleyen özne olarak modern dönemde ve de yine özellikle hayatın her alanında yerleşik sistemi derinden sarsacak -ekonomik/politik/toplumsal- çelişkilerin yoğunlaştığı tarihsel momentlerde, bu sürece denk düşen -kuşak olarak- gençliğin, kimileyin ‘öncü’lüğe soyunacak kertede etkin ve de ‘devrimci’ bir güç olarak rol aldığı da (misal ‘68’ler Kuşağı’), inkâr edilmez bir başka gerçeklik. Özellikle 19-20. yüzyılı kapsayacak, ‘devrimler-ideolojiler’ çağı olarak da adlandırılacak tarihsel sürecin, yirminci yüzyıl sonu itibarıyla mahiyet değiştirmesi ise o gerçekliğin bir diğer veçhesi. Şöyle ki, alternatifinin (sosyalist sistem) ortadan kalkması, cari tek sistem olarak kapitalizm/neo-liberalizmin ve eşzamanlı olarak teknolojizmin/dijitalizmin dünyayla/hayatla ilişkileri belirleyen maddi varlıklarından neşet eden hayat tarzı -aşırı bireyci, tüketici, hazcı- bu dönem gençliğini de kuşatacak ölçüde yaygınlaşacak ve bu dinamik gücün seyrini etkileyecektir. ‘Devrimler-ideolojiler’ çağının sonu olarak da nitelendirilecek olan bu dönemde, -ah o içine her şey sığdırılan, her derde deva- ‘zamanın ruhu’ mu demeli, ‘kimdirler’, ‘nedirler’, ‘ne haldedirler’, ‘ne yapıyorlar’ diyerek, kuşak olarak ‘Y’, ‘Z’, en son ‘alfa’ (henüz daha doğmamışları işaret eden ‘beta’, ‘gama’) harfleriyle tanımlanan genç kuşaklar, genelde bu ‘ruh’ haliyle örtüşen, kimileyin kontrolsüz şiddetle de malûl, anlam ve amaç yoksunu tepki(sizlik)leriyle, sert eleştirilerin hedefi haline gelecektir.
Genel ahval böyle iken, son dönemlerde, Güney(doğu) Asya’dan (Hindistan, Nepal, Endonezya, Filipinler’den) Avrupa’ya (Fransa, Arnavutluk, İtalya, Belçika’ya) ilk anda belirli hedeflerle ve de sayılarla sınırlı, giderek daha çok talepleri ve geniş katılımlarıyla yerleşik sistemi ve kurumlarını zorlayan dinamik bir güç olarak ‘gençliğin’ kamusal alanda ‘yeniden’ boy göstermesi, sürecin politik-ekonomik-ideolojik-psikolojik-kültürel çok boyutlu arka planıyla, onu yeniden, ‘neler oluyor’ sorularıyla, gündemde öne çıkardı. Şimdilerde gerilimli/kaotik bir süreç olarak yaşananlara/aktörlerine dair çeşitli yorumlar, analizler serdediliyor; geçmişle analojiler kuruluyor, geleceğe yönelik çıkarsamalarda bulunuluyor. Bu yazının yazılış nedeni de bu gençlik hareketleri. Şu farkla ki burada, münhasıran bugünde yaşananlar değil, bilvesile bugünden yola çıkarak, retrospektif (geriye dönüşümlü) bir bakışla, farklı koşullarda cereyan etmiş, bu satırların yazarının da bir biçimde ve ölçüde parçası olduğu, geçmişe ait tarihsel bir dönemin yaşanmış gençlik hareketlerinin deneyimlerinden ve de o deneyimlerin öznesi olan ‘genç(lik)ten, onun karakteristiğinden söz edilecektir. Ve dahası oradan geriye kalan müktesebatın, taleplerdeki ortaklıklar (daha iyi, adil, eşitlikçi, yaşanabilir bir dünya, daha çok özgürlük) göz önüne alındığında, bugünün -bu ülkenin- gençlerine neler söyleyebileceğine/söylemesi gerektiğine dair, konuya ancak giriş mahiyetini taşımaktan öteye geçemeyecekse de, vebali yazarının boynuna, kimi öznel -şüphesiz sonuna kadar eleştirilere açık- görüşler yer alacaktır.
II.
20.yüzyılın ikinci yarısı dünyada ve Türkiye’de Sol rüzgârların güçlü estiği, seçenek olarak Solun öne çıktığı, toplumsal kesimlerde geniş ölçekte politik-ideolojik olarak karşılık görmeye başladığı bir dönemdir. Evrensel boyutta gelişen bu süreçte (öğrenci) gençlik de dinamik bir aktör olarak yerini alacak, özellikle -bu yazıda bugünle illiyet bağı kurulan- 68 yılı (mayıs) bu bağlamda sembolik bir anlam kazanacaktır. Önce ABD’de başlayan ve daha sonra başta Fransa olmak üzere Avrupa ve giderek tüm dünyaya yayılan bu gençlik hareketleri, ayrı bir parantez olarak Türkiye’de de -hatta politik dozu daha yüksek olarak- karşılık bulacak ve nihayet bu dalga, özellikle 60’lı yılların sonları itibarıyla Türkiye’de sayıları artarak çoğalan Kıbrıslı öğrencileri/gençleri de etkileyecektir. İlk anda akademik taleplerin ön aldığı bu hareketlerin -işte bir kez daha ‘zamanın ruhu’- giderek Solun özgürlük, eşitlik, adalet, gibi yerleşik düzeni baştan aşağıya sarsan, değişimi zorlayan yüksek değerleriyle ve de talepleriyle (yeni bir dünya, hayat ve hatta insan) buluşması, demokratik-politik örgütlü bir mücadele perspektifi kazanmasına yol açacaktır. Karakteristiğini belirtmek açısından, mahiyeti gereği gençliğin dinamizmi ve heyecanıyla kolaylıkla örtüşen, kolektif çıkarları gözeten bu yüksek değer ve değişim ölçekli talepler, yine o gençler tarafından ‘uğruna ölünecek’ kertede tutkulu, -aynı zamanda yeni varoluşsal bir serüveni de işaret eden-, bir ‘inanç’ olarak benimsenecek, bu kadarla da kalınmayacak, bu inancı kuşatacak ve ona rehber olacak ‘bilinç’in (bilginin) tesisi de bu varoluş serüvenin vazgeçilmez unsuru olarak kendini dayatacaktır. Şimdiden sonra bunu sağlayacak ve de kılavuz olacak kaynak bellidir ve o da, tam da bu dönemde Türkçede de günden güne artarak hayat bulan, düşünce/ideoloji olarak Sol teori/literatürdür. Bu yeni kılavuz gençliğin tutkulu ‘eyleme’ heyecanını ve de ‘öğrenme’ açılığını giderirken, taleplerini karşılayacak şaşmaz yol göstericisi olarak benimsenecektir. Bir misal, o günlerde hem ihtiyaç duyulan bilinci (bilgiyi) hem de hedefe ulaşılmasını sağlayacak ‘eylem’i işaret eden ‘’Filozoflar şimdiye kadar dünyayı çeşitli şekillerde yorumladılar, asıl mesele dünyayı değiştirmektir.’’ tezi, (Marx. Feurebach Üzerine Tezler. 11.tez), bu kılavuzdan aktarılan, sıklıkla dillendirilen -örneği bol- bir amentü gibidir.
Ancak süreç içinde açığa çıkacak olan, aynı anda Solun hem gücünü hem de zaafını ortaya koyan, paradoksal bir durum da söz konusudur. Şöyle ki: İnanç ve bilince olan yüksek sadakat (bunu tutarlılık arz eden ‘üretken sadakat’ olarak nitelendirmek mümkün) güçlü yanı işaret ederken; o inanç ve bilincin mutlakıyet/kutsiyet kertesinde sahiplenilmesi (bu da tutuculuk arz eden ‘körleştiren sadakat’ olarak nitelenebilir), zaafın göstergesidir. Buradaki denge kritik bir eşik teşkil etmektedir. Nitekim süreç içinde sıklıkla görüleceği üzere, inancın adeta bir din gibi mutlak kabul edilmesi, en ufak sapmayı günah, sapanı günahkâr konumuna yerleştirirken; benzer biçimde bilincin mutlakıyet/yanılmazlık mertebesinde kabulü de, doğruyu kendiyle sınırlayacağından, bu sınırın dışında kalan bilginin ‘yanlış’, uygulamanın da ihanet sayılması gibi bir sonucu getirecektir. Tarihsel seyri içinde bu tablo, bir bakıma Solun, potansiyel olarak ufuk açabilen üretken düşünce (felsefe) olmaklığından; sınırları kesin/keskin ufku daraltan mutlak ideoloji olmaklık haline doğru gidişidir -bu tespitin ideolojinin inkârı değil, yanlış işleyişini ima ettiğini hatırlatmak gerekir- ve bu durum, Solun hem kendi içinde, karşılıklı suçlamalara, dahası kanlı çatışmalara varacak kadar bölünmeler/parçalanmalar yaşamasına (ideolojinin başını kim tutuyorsa ona tabiyet: Lenin mi, Mao mu, Enver Hoca mı?.), hem de kendi dışında kalanlarla diyalogtan katiyen uzak durmasına, bir başka ifadeyle salt kendisiyle sınırlı kalmasına neden olacaktır.
Ezcümle, Türkiye’de Solun 60’lı yılların ikinci yarısı itibarıyla daha belirgin olarak açığa çıkmaya başlayan, 70’lerde özellikle gençlik tabanlı olarak siyasal-toplumsal ölçekte hız kazanan ve giderek çok çatışmalı/kanlı yaşanan gelişim sürecinde gençlik de payına düşeni yaşayacak ve bu serüven 1980 12 Eylül askeri darbeyle çok sert ve de acımasız biçimde sonlanacaktır. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde uluslararası sistem içinde yapısal/kurumsal varlığının ortadan kalkmasıyla, evrensel ölçekte Sol açısından tarihsel bir dönem dramatik bir biçimde kapanacak; ardında bıraktığı boşluk ve de belirsizlik ise, hem kendi içinde geçmişe yönelik bir hesaplaşmayı hem de geleceğe yönelik arayışları gündeme getirecektir.






