İnsan sürekli kendi kendisiyle konuşur. Bu sürekli konuşma hâlinin, yani kendi zihnine telkin ettiklerinin hep yanınızda duran bir kişi tarafından yapıldığını hayal edin. Yürürken, yemek yerken ve hatta uyurken bile yanımızda, başucumuzda birinin sürekli bir şeyler söylediğini, telkinlerde bulunduğunu ne yapmamız ve ne yapmamanız gerektiğini bize sürekli hatırlattığını düşünün. Buna ne kadar süre katlanabilirdik? Fakat maalesef kendi zihnimizle bu şekilde bir ömür geçiriyoruz. İşte bunları düşünürken aklıma Ananda’nın hikâyesi geldi.
Buda’nın sadık kulu ve kuzeni olan Ananda’nın hikâyesiyle uzun zaman önce tanıştım; ancak son zamanlarda hayatımda yaşadığım bazı olaylar ve hayat yolculuğum onun hikâyesine daha yakından bakmama neden oldu. Bu yakından bakma hâli de bu yazıyı doğurdu. Buda’nın sadık kulu, en yakın kişisel hizmetkârı ve kuzeni olan Ananda’nın hikâyesi, aslında hepimizin ‘hikâyesi’dir bir bakıma. Buda, milattan önce 6. yüzyılda Hindistan’da yaşamıştır ve Budizmin kurucusudur. Bu kişi, Gotama Buda adıyla da bilinen Siddhartha Gautama’dır. Sakya kabilesinden olduğu için Sakyamuni olarak da bilinir. ‘Buda’ bir isim değildir; Sanskritçede ‘uyanmış kişi’, ‘idrak etmiş’ veya ‘aydınlanmış’ anlamına gelen bir unvandır.
Söylenenlere göre Ananda, Buda’nın öğretilerini anlattığı tüm vaazları kelimesi kelimesine hatırlayabilen, çok güçlü bir entelektüel zekâya ve olağanüstü bir hafızaya sahipti. Bilindiği üzere Buda’nın öğretilerinin aktarımında Ananda çok önemli bir rol oynamıştır.
Zen geleneğinde anlatıldığına göre, birçok öğrenci ve tabii ki Ananda da Buda’nın yaşamının son yıllarında, onun öğretilerini dinlemek üzere Hindistan’ın Bihar eyaletinde bulunan Vulture Peak Dağı’nda toplanır. Buda, öğrencilerinin önüne çıktığı zaman tek kelime söylemeden elinde tuttuğu çiçeği kaldırır ve onu parmaklarının arasında çevirir. Tüm öğrencilerin arasından sadece Mahakashyapa gülümseyerek gözlerini kısar. Buda bunun üzerine şöyle der: Sahip olduğum öğreti yazılı sözlere dayanmaz ve kutsal metinlerin dışında aktarılır. Şimdi bu öğretiyi Mahakashyapa’ya aktarıyorum. İşte ilk öğreti aktarımı bu şekilde sessizce gerçekleşir.
Buda der ki: ‘Öğretim, ayı gösteren bir parmak gibidir. Parmakla ayı birbirine karıştırmayın.’ Yukarıda bahsi geçen olaya göre Buda gerçekleştirmiş olduğu aydınlanma deneyimini Mahakashyapa’nın da gerçekleştirmiş olduğunu fark eder. Mahakashyapa, ‘gülümseyerek’ ayı gösteren parmağa artık tutunmadığını Buda’ya iletir ve Buda da bunu kabul eder. Buda’nın ölümünden sonra Ananda, Mahakashyapa’nın öğrencisi ve aynı zamanda onun sadık kulu olur. Mahakashyapa artık Ananda’nın öğretmeni ve ustasıdır.
Yukarıda belirtilen ilk aktarımın gerçekleştiği olay üzerine derin tefekkür ve çalışmaların ardından, bir gün Ananda Mahakashyapa şöyle der: ‘O tepede, Buda sana öğretiyi sessizce aktardığı zaman, sana başka ne verdi? Sen başka ne aldın? Sende, bende olmayan veya bilmediğim ne var? Ananda bu soruları sorarken derin bir şüphe ve merak içindeydi, çünkü onun bilmediği veya hatırlamadığı herhangi bir Buda’nın öğretisi olamazdı. Sessizce, bir söz söylemeden aktarılan neydi?
Bu soruların üzerine Mahakashyapa cevap verir: ‘Ananda!’
Ananda, ‘Evet, üstadım!’ der.
Mahakashyapa: ‘Bayrağı indir’, der.
İşte tam o anda Ananda, Buda ve Mahakashyapa’nın yaşadığı büyük aydınlanma deneyimini kendisi de yaşar. Bu tarihi hadiseyi Amerikalı Zen ustası John Daido Loori şu şekilde yorumlar: O günlerde, bir usta vaaz verirken bayrak direğinde bir sancak dalgalanırdı. Bayrağı indirmek, vaazın bittiği anlamına gelirdi. Bu, tarihte ikinci nesilden üçüncü nesle zihinden zihne doğrudan aktarımın gerçekleşmesi olayıdır.
Hint filozofu Şantideva der ki: ‘Mutlak olan aklın erişiminde değildir.’
Ananda artık, öğreti hakkında entelektüel olarak ‘öğrenecek’ bir şey kalmadığını idrak ettiği zaman ve zihninde öğrenmeye ve hatırlamaya odaklanan ve tutunan aklını ‘bıraktığında’, gerçek aydınlanma deneyimini gerçekleştirebilmiştir. Ömrünün çok uzun bir zamanını Buda ve Mahakashyapa ile geçiren Ananda’nın aydınlanma karşısında önünde kalan tek engel, bilgiye tutunan aklıydı. Bunu gören usta Mahakashyapa, ona artık öğreti hakkında entelektüel olarak öğrenecek bir şey kalmadığını, bayrağı indirmesini söyleyerek beyan eder. Bir diğer deyişle, insanın temeldeki evrensel ve varoluşsal sorunlarını sadece entelektüel bilgi, birikim ve öğrenimle çözemeyeceğini ona otantik bir şekilde doğrudan gösterir.
Bu yazıyı okurken Ananda’nın engeli olan entelektüel aklını bırakıp aydınlanma deneyimini gerçekleştirdiğini entelektüel akılla anlayabiliriz; ancak bunu anlasak da aydınlanmayı gerçekleştirmiş olmayız. Bu nedenle, bu hadiseyi iyice idrak etmek için kendimizi Ananda’nın yerine koymamız ve onun yürüdüğü ve geçtiği yolları bizim de yürümemiz ve geçmemiz gerekir. Ananda’nın engeli gibi, bizim de nihai huzurumuzun karşısında duran engellerimiz nelerdir? Bu engeller zihnimizde nasıl bir yere sahiptir? Aydınlık bir gün yaşamak için bizi alıkoyan nedenlere ve engellere samimi bir şekilde bakıyor veya bakabiliyor muyuz?
Akademik öğrenimler ve entelektüel birikim, bizleri aydınlanmaya götüren çalışmalardan biridir ve evrensel öğretilere ulaşmanın, onların kapısını çalmanın ve açmanın bir anahtarıdır. Ancak hayatta her şey gibi, bir şeye gereğinden fazla önem verildiği zaman,
bizlere ışık tutmasını beklediğimiz şey, aradığımız o ışığın önünde duran en büyük engel ve perde olabilir
. O açıdan, Ananda’nın hikâyesinde de olduğu gibi, nihai açılımlar ve onların getirdiği huzur için çok önemsediğimiz, belki de ‘sadık kulu’ olduğumuz entelektüel birikimimizi, öğrendiklerimizi ve tecrübe ettiğimiz şeyleri bile ‘bırakarak’ tüm engelleri ve perdeleri kaldırmamız gerekebilir. Unutmamalıyız ki derdimize derman olacağını düşündüğümüz ve inandığımız şeyleri gereğinden fazla, yani dozunu aşacak şekilde alırsak, onlar ‘ilaç’ değil, zihnimiz ve vücudumuz, yani hayatımız için ‘zehir’ olabilirler. Gerçekten de bu durum böyledir; örneğin, baş ağrısı için ağrı kesiciyi dozundan fazla alırsak, aldığımız ilaç bizi iyileştirmek yerine zehirleyebilir.
Öğrendiklerimiz ve geçmişte yaşadığımız deneyimlerle geleceği ve hayatlarımızı yalnızca bir noktaya kadar kontrol edebilir ve planlayabiliriz. Geçmiş deneyimler ve gelecek beklentileri önemlidir; ancak onların önemi bir yere kadardır. Onlara gereğinden fazla tutunarak yaşanılan hayatlar sizce nasıl olurdu? Lev Tolstoy der ki: ‘Gelecek için endişe etmeyin. Çünkü gelecek diye bir şey yoktur. Sadece şimdi vardır. Onun için yaşayın. Ve şimdi iyiyseniz, sonsuza kadar iyisiniz demektir. İnsan daima şimdinin içinde hareket eder. Şimdi, zamanın dışındadır. Geçmiş ve gelecek arasında bir bağdır sadece. Bu sebeple insan, şimdinin içinde hep özgürdür.’ Bir diğer deyişle, ne geçmiş vardır ne de gelecek; çünkü geçmiş hâlihazırda geçmiştir ve gelecek; var olmayan zihinsel bir fantazidir.
Geçmişe ve geleceğe koşullanmış birey, şimdiki zamanda geçmişi ve geleceği zihninde tekrar tekrar yaratır. Aslında tek
sahip olduğumuz
şey, anbean yaşadığımız anlardır. Aniden nefesimiz kesilse, tam o anda geçmişin ve geleceğin bir önemi olur muydu? Fakat rasyonel ve entelektüel akla göre hayat dediğimiz şey, yaşanmış anların, geçmiş deneyimlerin ve gelecek beklentilerinin bir toplamı veya kümesidir. Yaşadığımız deneyimler, hayattaki beklentilerimiz, istediklerimiz, istemediklerimiz, kimliklerimiz, fikirlerimiz; yani kısacası, hayatta neye tutunuyorsak, bunlar, ‘ben’ diye algıladığımız varlığı zihnimizde oluşturur. Ancak birçoğumuzun fark edemediği şey, aslında tüm bunların zihinde yaratılmış ‘boş’ şeyler olduğudur. Buradaki boşluk kavramı, bunların önemsiz olduğu anlamına gelmez. Boş demek, onların sabit bir şekli olmaması, yani günün ve çevrenin koşullarına bağlı olması demektir. Her şey gibi, koşullar ve bizler de sürekli değişim içindeyiz. Şeylerin boş olması, yani kalıcı ve değişmez şekillerinin olmaması, onların geçici olduğunu gösterir. Geçici olmaları da nihai olmadıkları anlamını taşır; çünkü geçici olan bir şey nihai olamaz. Bu nedenle gerçek huzurumuz için geçici olan şeylere tutunmak yerine onları ‘bırakabilmek’ son derece önemlidir.
Örneğin, vücudumuz ve zihnimiz on sene öncesindeki gibi değildir. Belki de bizler için geçmişte çok önemli olan konular artık o kadar da önem taşımıyordur veya eskiden önemsiz olan şeyler artık çok önemlidir. Belki de şu anda çok önem verdiğimiz ve bizi anı yaşamaktan alıkoyan şey, bir süre geçtikten sonra önemini kaybedecektir. Ancak burada bir uyarı yapmak hayati derecede önemlidir. Usta Dogen’in de dediği gibi, bu boşluk olgusu bir karamsarlık hâli ya da nihilist bir tutum olmamalıdır. Karamsar ve nihilist tutum, zaman hızlıca akıp giderken kendimizi gerçekleştirme ve aydınlanma fırsatımızı elimizden alıp götürebilir. Karamsarlığın ve hiçliğin aksine, her şeyin çok hızlı değiştiğini ve şeylerin sabit bir şeklinin olmadığını idrak etmek; bize verilen zamanın değerini bilmek, onun sorumluluğunu almak ve şimdiki zamanda özgür olmaktır.
Şeylerin sabit bir şekli olmadığını idrak eden kişi, geçmişin iyi ve kötü deneyimlerinden, geleceğin telaşından, korkusundan, beklentisinden ve yersiz umutlarından bile özgürleşir; böylece hayatı, duyguları ve onların getirdiklerini sıkı sıkı kontrol etmeden, anlık ve geldiği gibi, şimdiki zamanda yaşayabilir. Tekrarlamak gerekirse, buradan geçmiş tecrübelerin ve gelecek beklentilerinin önemsiz olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Ancak onlara sıkı sıkı tutunmak, bizleri yeni fırsatlar ve açılımlar karşısında katı ve duygusuz bir ruh hâline sokabilir. Tüm öğretiye entelektüel olarak sahipken, belki Ananda’nın öğretiyi zihinde ‘bırakması’ veya ‘düşürmesi’ gibi, bizim de zihinlerimizde ‘bırakmamız’ veya ‘düşürmemiz’ gereken şeyler vardır? Birçoğumuzun arzuladığı ama pek azımızın bulabildiği gerçek huzur ve mutluluk için bu ‘bırakma’ veya ‘düşürme’ deneyimlerini gerçekleştirmek oldukça önemlidir.
Bireyin açık ve özgür bir zihinle doğallığı ve kendiliğindenliği yaşayabilmesi için yapması ve sorumluluğunu alması gereken önemli ‘ev ödevleri’ vardır. Bunlardan en önemlisi, bireyin kendi zihnini tarafsız bir şekilde gözlemleyebilmesidir. Bu tarafsızlık hâli de ancak ve ancak tutunduğumuz şeyleri bıraktığımızda veya bırakabildiğimiz ölçüde ortaya çıkar. Zihnimizde bize bahşedilmiş birçok iyi ve kötü özellik, bir diğer deyişle ‘tohum’ vardır ve birey kendi zihnini bir bahçe olarak görüp oraya neyi ekip neyi sulayıp besleyeceğine kendi iradesiyle karar verir. Bir diğer deyişle, neye tutunup neyi bırakacağımız bizim irademizdedir. Yaşanan kötü, hatta trajik olaylarda bile birey, kendi zihninde nefret tohumunu mu yoksa merhamet tohumunu mu besleyeceğine kendi özgür iradesiyle karar verir.
Bu, bireysel bir çalışma gibi gözükse de aksine, kendi zihni üzerinde çalışan birey aslında tüm insanlığın zihni üzerinde çalışmış olur. Hepimizin zihninde iyi ve kötü tohumlar vardır. Bu tohumların zihnimizde nasıl filizlendiğini, nasıl kaybolduğunu ya da kaybolmadan önce düşüncelerimizi, duygularımızı ve davranışlarımızı nasıl etkilediğini görmek ve fark etmek, belki de insanın yapması gereken en önemli ‘ev ödevlerinden’ biridir.
Kendi zihnindeki öfkeyle tanışmış bir birey, başkasının öfkesi karşısında sakin kalabilir. Kendi zihnindeki sevgiyi ve merhameti tatmış bir birey, kendisine gösterilen sevgi ve merhamete minnet duyabilir. Ancak ve ancak birey, kendi egosunu tanıdığı ve aşabildiği ölçüde, yaşanan olayları bireysel boyuttan evrensel boyuta taşıyabilir. Kendiliğinden ve özgür bir zihnin en güzel özelliklerinden biri, kendi düşüncelerinin, söylemlerinin ve davranışlarının tüm sorumluluğunu üstlenirken kendine yöneltilen düşünce, söylem ve davranışları kişisel boyuttan evrensel boyuta taşıyabilmesidir.
Zihnimin derinliklerinde, düşüncelerimi, söylemlerimi ve davranışlarımı etkileyen tohumları görebiliyorum. Belki de günlük yaşamda hiç akla gelmeyecek, uzun yıllar önce bize karşı söylenmiş bir söz veya takınılmış bir tavır, sakince oturup zihnin derinliklerine bakıldığında gün yüzüne çıkabilir. Bize söylenen sözler ve takınılan tavırlar bir yana dursun, peki bizim kendimize söylediklerimiz? Benim buradan aldığım ince ve derin ders, insanın kendisi ve çevresi üzerinde ne kadar güç ve etki sahibi olduğudur. Bize karşı sergilenmiş bir davranış veya söylenmiş bir söz, derin düşünce anında zihinde ortaya çıkıyor ve bizi etkilemeye devam ediyorsa, bu durum bize, bizim de aynı şekilde başkalarını etkilediğimiz gerçeğini doğrudan, samimi ve otantik bir şekilde hatırlatır. Anbean kendimizi ve çevremizi etkileriz. Fakat nasıl bir etki yaratacağımız bizim elimizdedir. İnsanlığın daha sağlıklı, samimi, anlayışlı ve sevgi dolu bir ortamda yaşayabilmesi için insanın önce kendi zihnine, o zihinde takıldığı ve tutunduğu şeyleri bırakarak, sağlıklı, samimi, anlayışlı ve sevgi dolu bir tutumla bakabilmesi gerekir. Ananda’nın hikâyesi aslında hepimizin hikâyesidir. Onun, şimdiki zamanda gerçek huzuru ve mutluluğu için önünde duran engel, öğrendikleri ve entelektüel birikimiydi. Peki ya senin?