Şu Bizim Elif Eralp, Anti-Semitizm ve “Demokratik Sosyalistler” Meselesi
20 Eylül’de Berlin Eyalet Seçimlerinde Elif Eralp’in Belediye Başkan adayı olduğu Sol Parti, oylarını ikiye katlayarak, geçerli oyların % 25,7’ sini alarak en yüksek oy alan parti konumuna geldi. Bu, sadece Berlin’de, Almanya’da değil, Avrupa Birliği ülkelerinde hatta dünya çapında bir “küçük deprem” etkisi yarattı. Olay üzerine çok yazılıp çizildi. Biz de yazılanlara biraz katkı koyarak etken olan çeşitli pencerelerden duruma bakmayı deneyen bir yazıya giriştik.
Öncelikle şu “küçük deprem” meselesinin önünün biraz açılması gerekiyor. Biraz tarihe gidelim ve SSCB ile “Yaşayan Sosyalizm”in yıkılması sonucu değişen dünya dengeleri çerçevesinde kapitalist-emperyalist kulvar tarafından yaratılan “Küreselcilik” ile başlayalım. Küreselcilik, uluslararası ilişkilerde devletlerin ticaret, güvenlik ve diplomasi gibi alanlarda sınırları esneterek ve ortak kurumlar kurarak birlikte çalışmasını savunan bir emperyalist ideolojidir. Bu ideoloji, kapitalist-emperyalist bloğa diğer devletlerin içine çok daha rahat girebilme, “içten” müdahale etme zemini oluşturmuş ve bu dönemde işlerine gelmeyen yönetimleri de “Renkli Devrimler” adı altında içeriden, kendi istemleri doğrultusunda dizayn etmelerini sağlamıştır. Ayrıca yıkılan “Yaşayan Sosyalizm”den de miras olarak kendilerini “Demokratik Sosyalizm” akımı olarak niteleyen bir ana akım ile zayıflamış ve parçalanmış bir komünist akım kalmıştır.
Bunların kendilerini sadece “Sosyalizm” değil, “Demokratik Sosyalizm” diye adlandırmalarının nedeninin “Yaşayan Sosyalizm”e, dolayısıyla sosyalist devrim teorisine mesafelenerek, kapitalizme entegre olma çabası olduğu söylenebilir. Bundan dolaydır ki, “Demokratik Sosyalist” akımlar kapitalist-emperyalist “Küreselci” akım içinde, sol kulvar olarak çok rahat yerlerini aldılar ve kapitalist düzen sınırları içinde bir demokrasiyi, daha doğrusu burjuva demokrasisini savundular.
Dünya çapında zengini daha zengin, fakiri daha fakir yapan, birçok bölgeleri savaşlar üzerinden yerle bir eden ve eskisine oranla sosyal dengeleri çok ciddi sarsan “Küreselci” ekolün adım adım çökmesi; herhangi bir sosyal mücadelede ajandası olmayan “Demokratik Sosyalistler”in güçlerini kaybetmeye başlamasına, sosyal çelişkiler temelli iç çatışmalara girmesine ve bunların neticesinde bölünmeler yaşamasına neden oldu.
Bu iç çatışmalar ve bölünmeler sonucunda “Demokratik Sosyalist” hareketlerin içinden, sosyal mücadeleci temelde ilk çıkış yapanların arasında İspanya Devlet Başkanı Pedro Sanchez vardı. Yakın tarihte New York Belediye Başkanı Zohran Mamdani’nin seçilmesini incelendiğimizde, iki seçilmiş liderin ajandalarında, ücretsiz kamu hizmetlerinin genişletilmesi, kira sabitlemesi veya dondurulması ve uygun fiyatlı konut yapımı gibi birbirine çok yakın konular bulabiliyoruz.
Bu çerçeve içinde Berlin Eyalet Seçimlerine gelindi ve 20 Eylül’de Elif Eralp’in Belediye Başkanı adayı olduğu Sol Parti, oylarını ikiye katlayarak geçerli oyların % 25,7’sini aldı. Bu oy oranının “deprem” etkisi yaratmasının sebebi şuydu: Sosyal konut cenneti olarak bilinen Berlin eyaletinin 2000’li yıllarda sahip olduğu 300.000 civarındaki sosyal konutun büyük bölümü, 2001-2011 yıllarında Sosyal Demokrat Parti SPD ve Sol Parti koalisyonu döneminde satılmıştı. Berlin eyaletinin “borç ödemesi” gerekçesiyle satıla satıla güncel olarak 80.000 civarına düşürülen sosyal konutların en büyük blok satışı da, 2004 yılında Sol Parti - SPD koalisyonu döneminde, GSW satışı olarak bilinen 65.700 sosyal konutun “peynir ekmek” fiyatı olan 2 milyar Euro civarında bir miktara satışı olmuştu. Bu miktar çok gibi görünse de, 1,5 milyarı borca gitmiş, 0,5 milyar civarında nakit kalmıştı. Bu satışın en önemli yanı da satılan 65.700 konutun her birinin ortalama fiyatının 30.000 Euro gibi çok düşük bir miktara denk gelmesidir. O zamanlar ismi “Demokratik Sosyalizm Partisi” (PDS) olan Sol Parti’nin genel sekreteri Dietmar Bartsch “Devlet, kamu hizmetlerini ne ölçüde sağlamalı ve bunların sağlanmasını ne ölçüde garanti etmelidir?” sorusunu ortaya atarak bu özelleştirmeyi “ilerici devletsizleştirme” olarak lanse etmiştir.
Özellikle bu GSW satışı döneminde başlayan süreci,
konutların
kime satıldığını, satın alanın kime sattığını ve bunlarıngüncel durumunu inceleyerek ilerlemek; Berlin’in en temel sorunu haline gelen konut kiralarını seçimlerde ana sorun olarak gündeme getiren Sol Parti ve Elif Eralp’in Berlin Eyalet seçimlerindeki başarısını daha anlaşılır kılacaktır.
GSW’nin “peynir-ekmek” fiyatına konut satışı ve bu “ilerici devletsizleştirme” satışı konusunda Sol Parti’den bir öz-eleştiri beklemek Berlin halkının hakkıdır. Öyle ya, 20 küsür yıl önce özel şirketlere sosyal konut satışını onaylayıp, şimdi de Berlin’de 3000 konutu aşan konut şirketlerinin kamulaştırılması vaadiyle oylarını ikiye katlamanın ve Belediye Başkanını seçtirmenin bir açıklaması olmalı.Morrison Süleyman gibi “Dün dündür, bugün bugündür” diyebiliriz fakat Sol Parti’nin kamulaştırma konusunda ne kadar direngen ve kararlı olabileceğini göreceğiz. Çünkü Berlin’de 2004 yılında özelleştirdikleri GSW şu anda Berlin’in 140.000 civarında konutu ile, Almanya’nın en büyük konut şirketi olan Vonovia şirketine ait. Vonovia’nın bilinen %8 hissesi ile bilinmeyenin tahmini %15-20’si ise BlackRock şirketine ait. BlackRock şirketi 15 trilyon dolarlık bütçesiyle dünyanın en büyük para yöneten şirketidir ve İngiliz Kraliyet Ailesi’nin dışında birçok Arap şeyhinin, Elon Musk’ın, Bill Gates, Jeff Bezos gibi birçok dolar milyarderinin parasını yönlendiren bir şirkettir. Unutmadan, bu şirketle çalışanlardan birisi de eski Almanya temsilcisi şimdiki Başbakan Friedrich Merz’dir.
Sol Parti belki “halka” verdikleri sözleri tutmuş gibi göstererek, birkaç küçük şirketi muhtemelen fahiş fiyatlar ödeyerek kamulaştırabilir, lakin Elif Eralp Eyalet Başkanlı bir Sol Parti’nin, BlackRock şirketi gibi dünyayı yöneten şirketlere karşı “kamulaştırma” konusunda kararlılığını devam ettirebileceğine inanmak çok zor. Bunun için kesinlikle bir devrim gerekmektedir ve bunu yapacak adres de Sol Parti değildir.
Zaten seçim arifesinde bu kamulaştırma düşüncesinden zarar görebilecek olanlar -bunların başında BlackRock geliyor- tüm devletsel, siyasi ve medyatik imkanlarını kullanarak, Elif Eralp ve Sol Parti ekseninde bir “Anti-Semitizim” tartışmasını gündeme getirdiler. Sol Parti’nin büyük oranı ve Elif Eralp İsrail’in varlığını kabul etmesine ve Filistinlilerin kendi kaderini tayin etmesinden yana açık ve net tavır almasına rağmen, bu “Anti-Semitizm” saldırısına maruz kaldı. Elbette burada İsrail’in 1948 sınırlarıyla mı, yoksa günümüzde savaş ve işgal ile %37 büyüyen sınırlarıyla mı kabul edildiği tam net değildir.
Ayrıca birçok diğer saldırıda olduğu gibi, bu saldırı da “Anti-Semitizim” kavramının etrafında döndüğü için, yazının ana konusundan fazla sapmadan bu kavramı kısaca da olsa açmak gerekir.
Bildiğimiz gibi Semitizim, Semit dili (Sami) isminden gelir. Semit dilleri arasında, Yahudilerin kullandığı İbranice dışında, Arapça ve Habeşilerin (Ethiyopya) kullandığı Amharca, Süryanice ve Maltaca da vardır. Dolayısıyla “Anti-Semitik” olmak, İbranice dilini kullanan Yahudilerin yanı sıra, Araplara, Ethiyopyalılara, Süryanilere ve Malta’lılara karşı çıkmak demektir. Sorun da zaten burada. “Anti-Semit” denince akla Semit dilini kullanan 15 milyon Yahudi halkı gelirken, Semit dili konuşan 350 milyon Arap halkı gelmemektedir. Semit dilini kullanan Habeşilerin, Süryanilerin ve Maltalıların adı bile geçmiyor. “Bir akıl” bunun tüm dünya halkları ve devletlerinin “akıllarına ve dillerine” bu şekilde yerleşmesi, daha doğusu yerleştirilmesine neden olmuştur. Bu “akıl”, adının kökenini Kudüs yakınlarındaki “Siyon” dağından alan ve “örgütlü” şekilde 19. yüzyılda ortaya çıkarılan Siyonizimdir.






