Lefkoşa 24°USD49,63 ₺▲EUR55,77 ₺▲GBP66,54 ₺▲GRAM ALTIN6.464,51 ₺ Nöbetçi Eczaneler
SON DAKİKA

Gizem Menteş: Gençlere “Dönün” Diyorum Ama Kendi Çocuğuma “Kal” Diyemiyorum

Bütün bunları düşündüğümde, yıllardır gençlere söylediğim sözün ağırlığını daha fazla hissediyorum. Onlara hâlâ dönmelerini söylüyorum.

11 dakika okumaHaber: YENİDÜZEN
Paylaş
Gizem Menteş: Gençlere “Dönün” Diyorum Ama Kendi Çocuğuma “Kal” Diyemiyorum

Gençlere “Dönün” Diyorum Ama Kendi Çocuğuma “Kal” Diyemiyorum

Yaşadığım paradoks

İnsanın inandıklarıyla hissettiklerinin birbirine ters düştüğü zamanlar oluyor. Son yıllarda kendimi giderek daha fazla böyle bir çelişkinin içinde buluyorum. Bir yandan gençlerin bu ülkede gelecek kurabilmesi, girişimcilerin önünün açılması ve yurt dışında yaşayan nitelikli insanlarımızın geri dönmesi için çalışıyorum. Diğer yandan, kendi çocuğumun geleceğini düşündüğümde aynı iyimserliği koruyamadığımı fark ediyorum.

Gençlerle her buluşmamda onlara bu ülkede yapılacak çok şey olduğunu anlatıyorum. Fırsatların her zaman önümüze hazır gelmeyeceğini, bazen onları kendimizin yaratması gerektiğini söylüyorum. Çünkü bu ülkenin onların enerjisine, bakış açısına ve cesaretine ihtiyacı olduğuna inanıyorum.

Ama bir anne olarak kendi oğlumun geleceğini düşündüğümde, bütün bu inancımın yanında derin bir kaygı beliriyor. Onun başka bir ülkede, burada harcaması gerekecek çabanın belki onda biriyle çok daha iyi koşullarda yaşayabileceğini bilmek, bu ülkeye dair bütün umutlarımı sorgulamama neden oluyor. Çünkü mesele ülkemi sevmemek değil, tam tersine, çok sevdiğim bir yerde çocuğum için güvenli ve umut verici bir gelecek hayal etmekte zorlanmak.

Bir çocuğa bırakmak istediğimiz miras

İnsan yaş aldıkça köklerinin ne kadar önemli olduğunu daha iyi anlıyor. Çocukken sıradan gelen pek çok şey, yıllar sonra hayatımızın en kıymetli anılarına dönüşüyor. Bir yere ait olmanın yalnızca orada yaşamak olmadığını, o yerin insanlarını, alışkanlıklarını, seslerini ve kokularını da içinde taşımak olduğunu fark ediyoruz. Benim çocukluğumun Kıbrıs'ı böyle bir yerdi.

Komşuluğun hayatın doğal bir parçası olduğu, insanların birbirini tanıdığı, verandalarda molehiya ayıklandığı, yaz tatillerinde tüm komşu çocuklarıyla gecelere kadar mahallede koşuşturduğumuz bir çocukluk var benim anılarımda. Bugün bile oğlumla Budak Pastanesi'ne gitmek beni mutlu ediyor. Çocukken Anibal'dan çıkıp Resa Amca’nın dondurmalarını yediğim günler geliyor aklıma. Şimdi aynı yerlerden, aynı biçimde geçmiyoruz belki ama orada hâlâ tanıdık bir şeyler bulabiliyorum. Oğlumla yediğimiz bir dondurma, benim için geçmişle bugün arasında kurulan küçük ama çok kıymetli bir bağa dönüşüyor. Oğlumun da bu kültürü tanımasını, benim çocukluğumda hissettiğim aidiyeti hissetmesini istiyorum. Hatta bir gün kendi çocuğunu aynı yerlere götürmesini, ona da bu hikâyeleri anlatmasını hayal ediyorum

Ama bu hayalin içinde bir başka gerçek var. Benim çocukluğumda hissettiğim güven duygusunu bugün oğlum için aynı şekilde hissedemiyorum. Biz devlet okullarında iyi bir eğitim aldık. Bugün oğlumun özel okulda bile benim aldığım kadar iyi bir eğitim alıp almadığından emin değilim. Belki alıyordur, belki de çok daha iyi bir eğitim alıyordur. Ama artık bundan emin olamamak bile başlı başına bir sorun. Sağlıkta, eğitimde, ulaşımda ve günlük hayatın en temel alanlarında sistemin bizi koruyacağına dair güvenimiz giderek azalıyor.

Gençler değişti, kurumlar aynı kaldı

Gençlerle çalışmak bana geleceğe ilişkin umut veren deneyimlerden biri. Çünkü bugünün gençleri, bizim kuşağın çoğu zaman sorgulamadan kabul ettiği pek çok şeyi sorguluyor. Kendi zamanlarının, bilgilerinin ve yeteneklerinin değerini çok daha iyi biliyorlar. Dünyayı takip ediyor, farklı ülkelerdeki uygulamaları görüyor ve doğal olarak benzer standartları kendi ülkelerinde de bekliyorlar.

Ne yazık ki gençlerin geldiği noktayla kurumlarımızın bulunduğu nokta arasında giderek büyüyen bir mesafe var.

Gençler artık yalnızca bir kurumun davet etmesiyle saatlerini toplantılarda geçirmek istemiyor. Katıldıkları bir sürecin anlamlı olmasını, fikirlerinin dikkate alınmasını ve harcadıkları zamanın bir karşılığı olmasını bekliyorlar. Bir konuyu anlatabilmek için her defasında en baştan başlamak, herkesin zaten bilmesi gereken şeyleri tekrar tekrar açıklamak ve sonunda hiçbir ilerleme görememek onları yoruyor.

Bu nedenle gençlerin karar mekanizmalarına yeterince katılmamasını yalnızca ilgisizlik olarak değerlendirmeyi doğru bulmuyorum. Çoğu zaman katılmak istemedikleri için değil, katıldıklarında bir şeylerin değişeceğine inanmadıkları için uzak duruyorlar. Boşa vakit hesabı. Bence asıl tehlike de burada başlıyor.

Bir insanın başka bir insandan hiçbir beklentisinin kalmaması, o ilişkide ne kadar büyük bir hayal kırıklığı yaşandığını gösterir. Gençlerin kurumlarla ilişkisi de giderek böyle bir noktaya geliyor. Artık eleştirmekten, talep etmekten, hatta bazen çözüm önermekten bile vazgeçiyorlar.

Çünkü beklenti duymak da aynı zamanda bir güven meselesi.

Fırsat eşitsizliğinin üzerine eklediğimiz adaletsizlik

Girişimcilik dünyanın hiçbir yerinde tamamen adil bir alan değil. İyi eğitim almış, farklı kültürleri tanımış, güçlü bir çevrede yetişmiş bir gencin sahip olduğu fırsatlarla daha sınırlı imkânlarla büyümüş bir gencin fırsatları aynı olmuyor. Aile, eğitim, sosyal çevre ve ekonomik koşullar bir insanın hayata nereden başladığını büyük ölçüde belirliyor. Ancak bizim ülkemizde bu doğal eşitsizliklerin üzerine bir de sistemin yarattığı adaletsizlikler ekleniyor.

Bir şirket kurmanın bile açık, herkes tarafından aynı şekilde uygulanan bir prosedüre bağlı olmaması bana inanılmaz geliyor. Birinin telefon açarak çözebildiği bir meseleyi başka birinin haftalarca uğraşarak çözememesi, yalnızca bürokratik bir sorun değil. Aynı zamanda fırsat eşitliğini ortadan kaldıran bir durum. Yazılı olmayan kararlar, alt kademelere yeterince aktarılmayan talimatlar ve aynı mevzuatın farklı kişiler tarafından farklı yorumlanması, vatandaşın devlete duyduğu güveni zedeliyor.

Oysa bir sistemin en temel özelliği öngörülebilir olmasıdır. Kiminle konuştuğunuzdan bağımsız olarak aynı kurallara tabi olduğunuzu bilmeniz gerekir.

Girişimcilere yenilikçi olmalarını, uluslararası pazarlara açılmalarını ve dijital teknolojilerden yararlanmalarını öneriyoruz. Bilişim sektörünün ülkemiz için önemli fırsatlar barındırdığını söylüyoruz. Buna ben de inanıyorum. Ancak elektriğin ve internetin sürekliliğini sağlayamadığımız bir ortamda, uluslararası müşterilerle çalışan bir girişimcinin rekabet gücünden söz etmek oldukça zor. Bazen sırf bir ağacın dalları uzadığı için internet bağlantısının kesilebildiği bir ülkede, dünya çapında teknoloji geliştirmeyi konuşuyoruz.

Buradaki çelişki yalnızca altyapıyla sınırlı değil. Eğitim sistemimiz de gençlerin dünyadaki değişime hazırlanmasında yeterince güçlü değil. Başarılı girişimcilerimiz arasında hayatının bir döneminde yurt dışında yaşamış, çalışmış veya eğitim almış kişilerin önemli bir yer tuttuğunu gözlemliyorum. Bunun tesadüf olmadığını düşünüyorum. Farklı sistemleri görmek, başka çalışma kültürlerini deneyimlemek ve dünyanın farklı yerlerinde insanların sorunları nasıl çözdüğünü anlamak, insanın düşünme biçimini değiştiriyor.

Bizim eğitim sistemimizin de gençlere bu bakış açısını kazandırabilmesi gerekiyor. Yaratıcılığı, sorgulamayı, problem çözmeyi ve farklı düşünmeyi geliştiren bir eğitim anlayışına ihtiyacımız var. Çünkü gençlerin bu ülkede bir gelecek kurmaya cesaret edebilmesi için yalnızca kendi yeteneklerine değil, içinde bulundukları sistemin onlara adil fırsatlar sunacağına da güvenmeleri gerekiyor.

Görünmeyen değil, çok görünür bir engel

Toplumdaki eşitsizliklerden söz ederken kadınların karşılaştığı engelleri ayrı tutmak mümkün değil. Çünkü biz hâlâ ataerkil bir toplumuz ve bunun günlük hayatımıza nasıl yansıdığını çoğu zaman fark etmiyoruz.

Ben kendimi her zaman özgür bir kadın olarak gördüm. Çalıştım, seyahat ettim, kendi kararlarımı verdim. Evliliğimde de bu özgürlüğü korudum. Eşimle birbirimizin hayatına müdahale etmeden, karşılıklı saygı içinde bir yaşam kurduk.

Ancak çocuk sahibi olduktan sonra eşitlik kavramının yalnızca bireysel özgürlüklerle açıklanamayacağını çok daha iyi anladım.

Eşim bir yere gitmek istediğinde çoğu zaman karar verip gidebiliyor. Benim içinse aynı karar, bazen haftalar öncesinden başlayan bir planlama sürecine dönüşüyor. Oğlumun okulu, yemeği, kıyafetleri, ödevleri, hangi gün hangi üniformayı giyeceği, okuldan aranma koordinasyonu gibi sayısız ayrıntıyı düşünmem gerekiyor. Üstelik yalnızca günlük düzeni organize etmek değil, çocuğumu benim yokluğuma duygusal olarak hazırlamak da çoğu zaman bu planlamanın bir parçası oluyor. Bütün bu bilgiler zihnimde sürekli yer kaplıyor. Okulun WhatsApp gruplarına baktığımda erkeklerin hiç bulunmadığını görüyorum. Bu küçük örnek bile çocuklarla ilgili sorumlulukların toplumumuzda nasıl paylaşıldığını anlatmaya yetiyor.

Burada mesele eşimin veya tek tek erkeklerin ne kadar yardımcı olduğu değil. Mesele, çocuk yetiştirmenin zihinsel ve organizasyonel yükünün hâlâ büyük ölçüde kadınların üzerinde olması. Evde birkaç işi paylaşmak, sorumluluğu gerçekten paylaşmak anlamına gelmiyor. Kadınların karar mekanizmalarında neden yeterince yer almadığını tartışırken bu gerçeği de görmemiz gerekiyor. Çünkü karar mekanizmalarında bulunmak yalnızca bilgi, deneyim veya yetenek gerektirmiyor. Aynı zamanda zaman, görünürlük ve güçlü ilişkiler kurabilme imkânı gerektiriyor. Toplantılara katılmak, etkinliklerde bulunmak, insanlarla bağlantılar geliştirmek ve gerektiğinde bütün bunlara uzun saatler ayırmak gerekiyor.

Ben oğlum küçükken bazı şeylerden kendi isteğimle uzak durdum. Onun bana ihtiyaç duyduğunu düşündüm ve önceliğimi buna göre belirledim. Ancak zaman geçtikçe fark ettim ki anneliğin ilk yıllarında oluşan sorumluluk dağılımı ilerleyen zamanlarda asla değişmiyor. Çocuk büyüse de hayatın organizasyonu aynı kişinin üzerinde kalıyor. Böyle bir düzende kadınlardan erkeklerle aynı koşullarda rekabet etmelerini beklemek gerçekçi değil.

Kadınların iş dünyasında, siyasette ve karar mekanizmalarında daha fazla yer almasını istiyorum. Ama bunu yapabilmek için kendi kimliklerinden, duygularından veya bakış açılarından vazgeçmek zorunda kalmalarını istemiyorum. Özellikle anneliğin insana kazandırdığı duyarlılığın, alınan kararların yalnızca rakamlarla değil, insanların hayatlarında yaratacağı sonuçlarla da değerlendirilmesine katkı sağlayabileceğini düşünüyorum.

Kadınların kendi potansiyellerini gerçekleştirebileceklerine inanabilmeleri için öncelikle içinde yaşadıkları toplumun kendilerine eşit fırsatlar sunacağına güvenmeleri gerekiyor. Ve bu çok küçük yaşlardan başlayan, uzun vadeli bir toplumsal yatırım gerektiriyor.

Suya girmemiş birinin yüzmeyi anlatması

Ülkemizde beni en çok rahatsız eden meselelerden biri de liyakat eksikliği.

İşim gereği kamu kurumları, özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarıyla birçok planlama ve strateji geliştirme sürecinde yer alıyorum. Bazen bu toplantılarda karar verme yetkisine sahip kişilerin konuşmalarını dinlerken, ele aldıkları konuların günlük hayattaki karşılığını ne kadar bildiklerini sorguluyorum. Bir işletme yönetmenin, para kazanmanın, çalışanların maaşını ödeme sorumluluğunu veya bir yatırım kararının riskini taşımanın ne anlama geldiğini deneyimlememiş insanların, bütün bu alanları etkileyen kararlar verebilmesi beni düşündürüyor. Bu durum bana bazen hiç suya girmemiş birinin yüzmeyi anlatmasını hatırlatıyor.

Araştırmaların akademik yöntemlerle yürütülmesi kadar, gerçek hayatın deneyimlerini yansıtması da önemli. Ancak bu çalışmaların raporlarla sınırlı kalmayıp politika ve stratejilere dönüşmesi gerekiyor. Kıbrıslı Türk Genç Profesyoneller Birliği’nin yurt dışında yaşayan gençlerin neden geri dönmediklerine ilişkin yaptığı araştırma (1), bunun güzel bir örneği. Karar mekanizmalarında bulunan kaç kişinin bu raporu gerçekten okuyup değerlendirdiğini merak ediyorum. Çünkü biz çoğu zaman mevcut verilerden yararlanmak yerine, liyakati soru işareti olan bürokratik ve siyasi birkaç kişinin görüşünden hareketle bütün toplum adına kararlar veriyoruz. Aynı yaklaşım girişimcilik, eğitim, istihdam ve toplumsal gelişim alanları için de geçerli.

Çünkü bir toplumun geleceğe güvenle bakabilmesi, kendisi adına karar veren insanların bilgi ve yetkinliğine, alınan kararların da gerçek ihtiyaçlara, şartlara ve bilimsel verilere dayandığına güvenebilmesiyle mümkün.

Normalleştirmediğimiz sürece umut var

Bütün bu sorunların arasında beni en çok korkutan şey, zamanla yaşadıklarımızı normal kabul etmeye başlamamız. Yolsuzluğa, adaletsizliğe, liyakatsizliğe veya kurumsal yetersizliklere alışmak, bunların varlığından bile daha tehlikeli olabilir.

Kuzey Kıbrıs’ta Yolsuzluk Algısı Raporu’nu hazırlayan isimlerden Sertaç Sonan’ın söylediği bir düşünce aklımda kaldı. Toplumun yolsuzluğu hâlâ normalleştirmemiş olmasını umut verici buluyordu. Bu değerlendirme bana çok anlamlı gelmişti. Çünkü bir yanlış karşısında hâlâ rahatsızlık duyuyorsak, onu değiştirme ihtimaline de bütünüyle sırtımızı dönmemişiz demektir.

Asıl tehlike, yanlışları konuşmayı bıraktığımızda başlayacak.

İnsanların adaletsizliğe tepki göstermediği, ifade özgürlüğünün sınırlandırılmasını olağan karşıladığı, yolsuzluğun hayatın doğal bir parçası olarak görüldüğü bir toplumda yalnızca kurumlar zarar görmez. Toplumun kendisini bir arada tutan değerler de aşınmaya başlar.

Benim ülkemle ilgili korkularımın önemli bir kısmı burada özetleniyor. Geçmişte “Kıbrıs’ta bu asla olmaz” dediğimiz unsurların günümüzde olabilitesi fikri! Bugün yaşadığımız toplumsal ve demografik değişimlerin kendisinden çok, toplumsal yaşamın niteliğinin ve ortak değerlerimizin giderek zayıflaması.

Bunları kaybettiğimizde geriye ne kalacağını düşünmek bile istemiyorum.

Var olmanın ve ait olmanın ağırlığı

Bütün bu meselelerin arkasında, yıllardır çözülemeyen Kıbrıs sorununun bulunduğunu da hissediyorum. Bir insanın kimliğinin tanınmadığını, varlığını sürekli açıklamak zorunda kaldığını düşünmek bile ağır. Biz toplum olarak bunun farklı biçimlerini uzun yıllardır yaşıyoruz. Bu durum, dünyayla kurduğumuz ilişkiyi, kendimize bakışımızı ve geleceğe ilişkin beklentilerimizi de şekillendiriyor. Dünyanın bir parçası olma isteğiyle, dünyanın bizi nasıl gördüğü arasındaki mesafe, zamanla insanın kendi imkânlarına ve geleceğine bakışını da etkiliyor. Belki de bu nedenle Kıbrıs sorunu, konuştuğumuz pek çok meselenin bir şekilde yeniden karşımıza çıkmasına neden oluyor.

Ancak bu gerçeği kabul etmek, bugün değiştirebileceğimiz şeyleri ertelememizi gerektirmiyor. Kıbrıs sorununun çözümünü beklerken daha iyi kurumlar oluşturabilir, daha adil sistemler kurabilir, eğitimimizi geliştirebilir ve gençlerimizin önündeki engelleri azaltabiliriz. Ben, bu ülkede bir şeyleri değiştirmek için çalışmaya devam ediyorsam, bunun nedeni bütün sorunlara rağmen hâlâ bir değişim ihtimaline inanmam. Belki de insanın ait olduğu yere duyduğu sevgi biraz böyle bir şey. Eksikliklerini çok iyi bilmek, bazen en sert eleştirileri yapmak, zaman zaman büyük hayal kırıklıkları yaşamak ama yine de ondan vazgeçememek.

Çünkü benim için Kıbrıs yalnızca yaşadığım yer değil. Çocukluğum, ailem, anılarım, köklerim ve bugün oğluma aktarmaya çalıştığım bütün o küçük değerler burada.

Gençlerin geri dönmesini istemem de aynı yerden geliyor. Onların burada bir şeyler üretmesini, kendi hikâyelerini yazmasını, ülkenin geleceğinde söz sahibi olmasını istiyorum. Ama zamanla şunu daha iyi anlıyorum. Bir insandan ülkesini sevmesini isteyebiliriz. Ancak bu sevginin karşılığında hayatı boyunca mücadele etmesini, başka ülkelerdeki yaşıtlarının kolaylıkla ulaşabildiği koşullar için sürekli çaba harcamasını bekleyemeyiz.

Aidiyet çok kıymetli bir duygu. Ama tek başına iyi bir yaşamın yerini tutmuyor. Bir ülkenin gençlerine sunabileceği en büyük değer, onları yalnızca geçmişlerine bağlamak değil, geleceklerine de güvenle bakabilmelerini sağlamak olmalı.

Ben oğlumun Kıbrıs'ı sevmesini istiyorum. Köklerini bilmesini, kültürünü tanımasını, benim çocukluğumdan kalan güzellikleri kendi hayatında da yaşatmasını istiyorum. Ama her şeyden önce mutlu olmasını istiyorum. Bunun için de güvende olmasını, emeğinin karşılığını görebilmesini, hayallerini gerçekleştirmek için sürekli sistemle mücadele etmek zorunda kalmamasını istiyorum. Bir gün kendi isteğiyle bu ülkede yaşamayı seçmesini istiyorum. Başka bir yerde daha iyi bir hayat kurabileceği için gitmek zorunda hissetmemesini, kalmanın geleceğinden vazgeçmek anlamına gelmediğine inanmasını istiyorum.

Belki de en büyük hayalim, oğlumun benim bugün yaşadığım bu çelişkiyi yaşamak zorunda kalmaması.

Bütün bunları düşündüğümde, yıllardır gençlere söylediğim sözün ağırlığını daha fazla hissediyorum. Onlara hâlâ dönmelerini söylüyorum. Çünkü bu ülkenin değişebileceğine, gençlerin bu değişimin en önemli parçası olabileceğine inanıyorum.

Ama kendi çocuğum söz konusu olduğunda aynı cümleyi kuramıyorum.

Bir anne olarak onun geleceğini, bir Kıbrıslı Türk olarak ülkeme duyduğum sevginin önüne koymaktan başka bir şey yapamıyorum. Ve belki de beni en çok üzen, bu ikisi arasında bir tercih yapmak zorunda olduğumu hissetmek.

Bir gün oğluma gönül rahatlığıyla “Kal” diyebilmeyi çok isterdim. Daha da önemlisi, bunu söylememe hiç gerek kalmamasını.

*Gizem Menteş Muhtaroğlu, KMC Consulting' de iş geliştirme uzmanı olarak kamu kurumları, sivil toplum ve özel sektör için stratejik planlama projeleri yürütmektedir. Cyprus Entrepreneurship Station'ın kurucu ortağı ve Genç İş İnsanları Derneği yönetim kurulu üyesidir. 50:50 Startups, AWE ve UNDP Youth Innovation Factory gibi uluslararası girişimcilik programlarında eğitmenlik ve jüri üyeliği yapmıştır.

Notlar:

  1. Kıbrıs’a Geri Dönüş Anketi : Diaspora Genç Profesyonellerin Engelleri, Beklentileri ve Politika Önerileri – Nisan 2026 - https://ktgpb.org/reports
  2. Kuzey Kıbrıs’ta Yolsuzluk Algısı Raporu (2025) – Ömer Gökçekuş – Sertaç Sonan -  https://www.cyprary.com/images/oku.php?id=29463&hash=MzFhZDMyNTU5OGRmOGE0M2RiMzgxMmI1MmNlMGYyMTM=

Bu habere tepkiniz?

Paylaş

Yorumlar

İlgili Haberler