Bu dünya sahnesinde her insan ayrı bir ritim tutar; herkesin şarkısı farklı bir tondan, farklı bir yankıyla duyulur. Günümüzde gençliğe, kendi kuşağıma dair bir şeyler yazmaya niyetlendiğimde beni ilk karşılayan şey "çelişkili çeşitlilik" diye ifade edeceğim kutupsallık oldu. Etrafımdaki enstantaneleri fark ederken, baktığım her yerde bambaşka hayat çizgileri, bambaşka koşuşturmacalar görüyorum; gençliğe dair birbirinden farklı sorular, sorgulamalar ve düşünceler duyuyorum.
Bir yanda üniversite okumayı seçen, kendi alanında yükselen gençler var; diğer yanda aldığı eğitimi cebinde saklayıp bambaşka bir yola girenler... Başka bir tarafta bir flâneur gibi dünyayı dolaşan, kendini sınırlandırmayı reddedip keşfe çıkan özgür ruhlar çoğalırken; işini gücünü eline alıp kendine ait bir yuvası olan ya da ailesinin çatısı altında yaşamını sürdürmek zorunda kalanlar var. Bir kutupta henüz kendi düzenini oturtamamış, bu hayatta ne yapacağına karar veremeyip adeta sürüklenen, kendini bu yaşamda yalnız hisseden bir çoğunluk görülürken; diğer kutupta ne istediğini çok iyi bilen, hatta evleneceği insanı çoktan seçen, hayatı kiminle bölüşeceğinin kararlılığını taşıyan şanslılar mevcut…
Farklı duygular, farklı düşünceler hâkim her bir gençlik deneyiminde. Kimi yaşadığı ülkeden birtakım sebeplerden ötürü taşınıyor ve gençliğine bir göç hikâyesi sığdırıyor; kimi doğduğu şehirden ayrılmıyor. Tüm bu hikâyeleri irdelerken politik ve toplumsal etkenlerin bu multipolar gençlik anlatısını yarattığı gerçeğine değinmeden geçemedim. Bu ikilik dünyasında ortak bir türkü tutturamıyor, gittikçe farklılaşan deneyimlerle kendi küçük dünyamızı kuruyor, bireysel sorgulamalara giriyoruz. Böylece değişen sorular, her insanın yalnızca kendi hayat akışına göre yanıt verebileceği biricik cevaplar yaratıyor.
Dünyaya kuşbakışı baktığımda, sosyoekonomik şartların ağır yükünü omuzlarında taşıyan, gençliğini doya doya yaşamak bir yana dursun, hayatın sert gerçekleriyle erkenden yüzleşmek zorunda kalan insanları görüyorum. Ama aynı zamanda, aynı coğrafyada ve aynı jenerasyonun içinde, bu şartların sunduğu imkânlarla çok daha uçuş uçuş, çok daha kaygısız ve özgür bir gençlik hikâyesi yazabilenlerin varlığı da yadsınamaz bir gerçeklik olarak karşımızda duruyor. Bazen aynı çatının altında büyüyen iki kardeşin yalnızca cinsiyetleri, üstlendikleri sorumluluklar yüzünden "genç olmak" denilen şeyin tanımını baştan aşağı değiştiriyor. Birbirine taban tabana zıt gerçekler içeren bu gençlik portrelerini düşünürken kendi içimde hem içinde yer aldığımız dünyada adalet terazisinin kefelerinin eşitsizliğini hem de kişisel terazimde hazlarımla beraber etik bir yaşam sürdürmenin ne derece mümkün olduğunu sorguluyorum. Bazen en yalın isteklerimin, kişisel heveslerimin bile var olan o eşitsizlik duvarına bir tuğla daha koyup koymadığı endişesini taşıyorum.
Bu hayata hangi pencereden bakarsak bakalım; politik ve ekonomik açıdan son derece değişken, son derece kaygan bir zeminde duruyoruz. Algımı dışarıdan içeriye doğru çevirecek olursam, ben kendi dünyamda bu kayganlığın yarattığı düşünsel güvensizliği oldukça yoğun bir şekilde hissederken, dolanıp durduğum yerin sağlam zemin olmasına özen göstermeye çalışıyorum. Gerek zihinsel çabamla, okuyup araştırdıklarımla gerekse bugüne kadar kendi içimde sessizce biriktirdiğim tüm o deneyimler, sezgiler ve düşünsel bagajla kendi çocukluğum ve yetişkinliğimin arasında bir yerde, bir gelecek inşa ediyorum. Amacım arkama dönüp baktığımda "Ben bu hayatı kendi adımlarımla yaşadım." diyebilmek.
Bu yolda yürürken doğup büyüdüğüm mekânların, eğitim aldığım kurumların ve birlikte yürüdüğüm insanların etkisi oldukça yoğun hissediliyor. İçimdeki birtakım korkular ve kaygılar gerçekten bana mı ait, yoksa bir başkasının sesi mi diye durup düşündüğüm çok oldu. Ama artık biliyorum ki bunlar benim iç sesim değil; kolektifin kaygıları, sistemin baskıları, yaşanmış hikâyelerin artıkları… İç ses diye addettiğim bu düşünce silsilesi yoğunlaştıkça, kendi gençliğimi kendi seçimlerimle yaşamadığımı fark ettim. Ve yıllar sonra geri dönüp baktığımda, kendi gençliğime karşı yoğun bir pişmanlık ve tiksinti hissedebileceğimi düşünmek, içimde derin bir rahatsızlık uyandırdı. Ayrıca adı geçen bu tiksinti duygusu, kendime karşı yönlendirdiğim bir öz nefret olabileceği gibi, dışarıya yönelttiğim bir öfke bulutu da doğurabilirdi kolayca. Ve ben bu duygusal girdaplarla beraber yaşamak istemedim.
İşte tam da bu yüzden, üzerimdeki bu gölgeyi, beraberinde getirdiği öfkeyi ya da dürtüsel davranış örüntümü öyle kolayca silemesem bile, yalnızca gözlemleyerek ve olabildiğince kendi seçimlerimi yapmaya özen göstererek omuzlarımda hissettiğim bu yükleri bertaraf etmeye çalıştım. Biliyorum ki birtakım seçimleri zorunluluktan ve başkalarının istekleriyle harmanlayıp yapınca o ana adeta bir sis çöküyor; insan tam olarak yaşayıp yaşamadığından bile emin olamıyor. Kendi seçimlerimi yapabilmenin hayatımda ne denli hayati dönüm noktaları yarattığını idrak ediyorum. Kendi yolumu seçtiğimde yaşama sevinci, merak duygusu ve gençlik enerjisinin açığa çıkardığı ateş yeniden görünür, hissedilir kılınıyor.
Kendi patikamda ilerlemeyi göze aldım almasına; fakat günümüz dünyasında bu özgürlüğün ne kadar ayrıcalıklı olduğunun son derece farkındayım. Biliyorum ki kişinin yalnızca kendi arzusunun peşinden gidebilmesi bile, başlı başına toplumsal bir imkânı işaret ediyor. Ve en rahat görünen gerçeklikte olsan bile, kendi arzunun peşinden gittiğinde kulağına belli başlı cızırtılar çalınıyor. Evet, arkamı yaslayabildiğim kimi konfor alanlarına sahibim; ancak ne kadar özerk davranırsak davranalım, hepimiz belli bir formüle sıkışmış ve sıkıştırılmış bir düzenin içinde yaşıyoruz. Zihnime net ve kaçınılmaz bir denklem yerleşiyor zamanla: Ruhunu besleyen işi seçip maddi darlıkla yüzleşmek ya da istemediğin bir yaşamı benimseyip o darlığı bir nebze hafifletmek… İki ihtimal de günün sonunda insana aynı kapıyı aralıyor: Sınırları çizilmiş bir şehir yaşantısında, bir şeylerden feragat etme zorunluluğu… Hikâyemi anlamlandırmaya çalışırken kendime en çok sorduğum sorum ve sorunum tam olarak burada beliriyor: Ben neyden feragat edeceğim ve bu düzende neden feragat etmek zorundayım?






