Bir zamanlar İrlandalı oyun yazarı Bernard Shaw'a, ona göre dünyadaki en güzel şeyin ne olduğu sorulmuş.
“Gençlik,” diye cevap vermiş, “dünyadaki en güzel şeydir — ne yazık ki çocuklara harcanıyor!”
Bu sözler 1931 yılında söylenmişti; buna rağmen bugün bile pek çok insanın zihninde yankılanmaya devam ediyor. Elbette bu düşünce yeni değil. Gençliğin pınarı olarak bilinen kutsal bir kaynağa dair anlatılar, insanlık tarihinin başlangıcından beri varlığını sürdürüyor. Kâhinler, insanın gençliğini geri kazandıran kutsal sulardan söz eder; mitler ve efsaneler, yaşlanmanın çaresini bulmak için yola çıkan maceracıların hikâyelerini anlatır. Günümüzde ise insanlar yüzlerine botoks yaptırmaya teşvik edilir. Bütün bunların ortak bir amacı vardır: gençliği yeniden yakalayabilmek.
Günümüz gençliği, pek çok insanın zihninde farklı sıfatlarla tanımlanıyor. Yaşlı kuşağın aklına “tembel”, “motivasyonsuz”, hatta “nankör” gibi ifadeler gelebiliyor. Üstelik bu çağrışımların pek çok nedeni var. Çevremize şöyle bir baktığımızda, küçücük ekranlarına hapsolmuş, dünyanın uzağında, karanlık bir odada, sözüm ona kıymetli zamanlarını geçirmek isteyen gençleri görüyoruz. Bu, artık sıradan bir manzara. Yine de insanı şu soruyu sormaya itiyor: Bütün bunlar nasıl bu noktaya geldi?
Bu meseleyi anlamak için, bu kuşağın gençlerinin deneyimlerini ve hikâyelerini incelemek yararlı olabilir. Belki de sonunda, onlara daha uygun bir sıfat bulabiliriz: “şanssız”.
Gençlik tanımımız sürekli değişiyor. Birleşmiş Milletler gençliği sayılarla tanımlıyor: 15 ile 24 yaş arası. Bazılarıysa gençliği, ilk yılların çocuksu masumiyetini geride bırakıp kendini yetişkinlerin dünyasında, yani gerçek hayatın içinde bulduğun geçiş dönemi olarak görüyor. Her yeni yaşla birlikte gençlik biraz daha uzaklaşıyor. Bir sonraki yaşımıza, birey olmanın ya da yetişkinliğin ne anlama geldiğine ilişkin dışarıdan edinilmiş fikirlerle giriyoruz. Ancak yakın zamanlarda bu tanımın sınırları giderek belirsizleşti.
Geçmişe kıyasla çok daha fazla gencin gençliğinden vazgeçtiğini, onun içinde yaşamayı reddettiğini görüyoruz
. Yirmili yaşlarındaki pek çok insan, doksan yaşında bir adamın umutsuzluğunu taşıyor. Öte yandan, yetmiş yaşındaki nice büyükanne, otuz yaşındaki kaygılı torunundan çok daha heyecan verici bir hayat yaşıyor. Suçu internete atmak elbette kolay; ancak ben bunun yerine, gençlerimizin zihinlerini kuşatan belirsizliğin üzerinde durmayı öneriyorum.Gençliğin Meseleleri
Büyürken insanın duymaktan en çok çekindiği sorulardan biri, genellikle şu minvalde olur: “Peki, geleceğe yönelik planların neler?”
Oysa önlerinde yapabilecekleri onca şeyin bulunması, gençler için heyecan verici bir imkân kaynağı olmalı. Ne var ki bu imkânlar çoğu zaman bir kafese dönüşüyor. Bu mecazi kafes, çevremizdeki insanların beklentilerini, arzularını ve inançlarını temsil ediyor. Önümüzde uzanan sonsuz olasılıklar, bir sınav kâğıdına dönüşüyor; pek çok kişi yalnızca tek bir doğru cevap olduğuna inandırılıyor.
Bunca sesin ve seçeneğin arasında gençler, kendi iradelerini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Kolayca biçimlendirilebilen bilinçleriyle gençler, başkalarının yönlendirmesine son derece açık hâle geliyor. Genç bir insan bedenini ulusu uğruna feda ettiğinde, kendi iradesinden çevresindeki dünya uğruna vazgeçtiğinde, bunu çoğu zaman bir aidiyet duygusu bulma beklentisiyle yapıyor. Elbette bunun dışında başka nedenler de var.
Bazıları bu arayışı beyhude buluyor. Bazılarıysa bu sıkıntının çözümünün belirsizliği kollarını açarak karşılamakta, hatta belirsizlik karşısında rahatsız hissetmeye alışmakta yattığına inanıyor. Şairler de bunu söyledi, ruhani rehberler de, kişisel gelişim yazarları da; hatta sonu merak uyandıran her kitap bile…
Genç zihin için cevap, isyanın farklı biçimlerinde kendini gösteriyor. Punk müziğin ilk ezgilerinden Harlem'in özgün hipsterlarına kadar farklı sesler, bu dünyayı düzeltme yüküne karşı koymanın sözlerini ve düşüncelerini taşıyor.
Bu yıllarda gençlerin, ağır ve üzeri karalanmış ders kitaplarıyla dolu sırt çantalarının yanı sıra kendi benliklerini oluşturmanın ağırlığını da taşıdıklarını görüyoruz. Kimliğin oluşumu, aralarında yaşadığımız insanlar da dâhil olmak üzere sayısız etkene bağlı. Sayısız insan için arkadaşlık ilişkileri evrenin merkezine dönüşüyor; bu durum da anne babaların pek hoşuna gitmiyor. Kurulan dostluklar birey olma yolunda atılan ilk adımlardan bazılarını oluşturuyor ve bunların bir kısmı ömür boyu sürüyor. Birisiyle birlikte küçülüp büyümek, yaşlanmak ne büyük bir ayrıcalık!
Bu yaşlarda arkadaşlık kurmak ne kadar kolaysa, güvendiğin insanlar tarafından yanlış yollara sürüklenmek de bir o kadar kolay. Aristoteles'in gerçek bir dostu “ikinci bir benlik” olarak tanımladığı düşünülürse, bu ilişkilerin ne kadar kırılgan ama aynı zamanda ruh için ne kadar doyurucu olduğu daha iyi anlaşılabilir. Bir dostluk ilan ettiğimizde, tıpkı çok arzulanan “ilk aşk”ta olduğu gibi, dolaylı yoldan şu mesajı veririz:
“Gençliğim senin.”
Bana kalırsa gençliğin bir başka belirleyici özelliği de çatışmadır. Genç birey zamanını sürekli savaş hâlinde geçirir: dünyayla, başkalarıyla ve kendisiyle savaşır. Özgürlüğünün sınırlı olduğu çocukluk günlerini geride bıraktığında, yeni kazandığı irade ve seçim yapabilme gücü kararlarının direksiyonuna geçer. İsyan da işte bu noktada doğar.
Toplumun kapitalist düzenine karşı bir reddediş sahneye çıkar. Örneğin Harajuku gençleri, gösterişli aksesuarları ve kocaman neon renkli peruklarıyla Japon toplumunun beklentilerine adeta bir tokat indirir. Ancak kendini ifade etmek ve bu protestoyu görünür kılmak, çok daha karanlık biçimler de alabilir.
Japonya'da Toyoko Kids olarak bilinen, toplumun kıyısına itilmiş gençler, Shinjuku'nun arka sokaklarının gölgelerinde sığınacak bir yer ve kendilerini ait hissedebilecekleri bir topluluk arıyor. Çoğu zaman evsiz kalan bu gençler, kötü niyetli kişiler tarafından suça sürüklenebiliyor.
Bütün bunlar bizi şu soruyla karşı karşıya bırakıyor: Genç kuşağa nasıl yaklaşmalıyız? Bu soruyu anlayabilmek için öncelikle genç bir bireyin zihnini keşfetmemiz gerekiyor.






