Lefkoşa 25°USD49,63 ₺▲EUR55,74 ₺▲GBP66,51 ₺▲GRAM ALTIN6.465,96 ₺ Nöbetçi Eczaneler
SON DAKİKA

Burak Erkut: Her Yer Silikon, Her Yer Vadi (Mi Olmalı?)

Elbette başka coğrafyaların deneyimlerinden öğrenelim, ama kendi tarihimizle, coğrafyamızla, kültürümüzle ve hepsinden önemlisi gençlerimizle konuşmayı da ihmal etmeyelim

8 dakika okumaHaber: YENİDÜZEN
Paylaş
Burak Erkut: Her Yer Silikon, Her Yer Vadi (Mi Olmalı?)

Her Yer Silikon, Her Yer Vadi (Mi Olmalı?): Genç Girişimciliğin Tarih, Coğrafya ve Bellekle İmtihanı

“Dağlardan sonra, ırmaklar –“
Ferit Edgü, “O – Hâkkari’de Bir Mevsim”

Bazı seyahatler hayatınızı kökten değiştirir. 2018 yılının Mart ve Eylül aylarında, birer aylık iki dönemde, konuk araştırmacı olarak gittiğim Hindistan benim için öyle bir seyahatti. Reklam sloganlarından bildiğimiz “Incredible India”, yani inanılmaz Hindistan’ı özellikle Delhi’de, ama ayrıca seyahat etme olanağı bulabildiğim Chandigarh ve Amritsar’da kanlı canlı görebilmek, hayatta tek bir normalin olmadığı gerçeğini en çelişkili ve en renkli hâliyle gözlerimin önüne sermişti. Zenginliğin yanındaki yoksulluğu, kast sisteminin çarpık hâlini, modernleşme denen yamalı bohçayı ve tabii ki “hayır”ı asla bir cevap olarak sunmayan bir kültürü görüp de oradaki girişimcilik uygulamalarına bakmamak da olmazdı tabii. Girişimcilerle kâh metroda yan yana otururken, kâh Chandigarh Üniversitesi’nin teknoloji odaklı girişimcilik destek programlarında karşılaşmıştım. Hindistan’da öğrendiğim şeylerden biri de buydu: Girişimcilik her yerde vardı ama her yerde aynı biçimde ortaya çıkmıyordu.

Filmi ileri saralım, 2026 İstanbul. KKTC’nin ve Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin Orhun Değişim Programı kapsamında hareketliliğe katılan ilk öğretim üyesi olarak Bilgiyi Ticarileştirme Merkezi’ndeyim. Girişimcilerin birlikte çalışabildiği alanlar, yatırımcılarla buluşmalar, kuruluş aşamasından büyümeye uzanan destek programları... Hatta acıktığınızda tost alabileceğiniz, kendisi de buradan çıkmış bir girişimin ürünü olan bir otomat bile var. Bütün bunlar ilk bakışta Silikon Vadisi’nden aşina olduğumuz girişimcilik ekosisteminin unsurlarını hatırlatıyor, ama insanın aklına başka bir soru da geliyor: Bu unsurları bir araya getirmek, başarılı bir girişimcilik ekosistemi kurmak için yeterli mi?

Delhi ve Chandigarh’da gördüklerimle İstanbul’daki deneyimimi yan yana düşünürken aklıma takılan mesele, nerenin gençlere daha hitap eden bir girişimcilik ekosistemine sahip olduğu değil. Zaten böylesine farklı tarihsel, ekonomik ve toplumsal koşullarda ortaya çıkan girişimcilik deneyimlerini aynı ölçütlerle değerlendirmek ne kadar anlamlı? Girişimcilik denildiğinde akla ilk gelen yer olan Silikon Vadisi’ni düşününce kafamdaki soru daha da belirginleşiyor: Her yer Silikon, her yer Vadi mi olmalı?

Bu soruları cevaplayabilmek için önce Silikon Vadisi deneyimine bakmak gerek. Silikon Vadisi’nin ortaya çıkışına bakınca da, karşımıza bir girişimcilik merkezi kurmak için hazırlanmış kontrol listesi çıkmıyor. Soğuk Savaş dönemindeki savunma harcamaları, üniversitelerle sanayi arasındaki ilişkiler, yarı iletken endüstrisinin gelişimi, risk sermayesi ve yıllar içerisinde oluşan bilgi ağları, birbirini etkileyerek özgün bir ekosistemin doğmasına katkıda bulunuyor. Bugün bu deneyimin başarı unsurlarını listelemek kolay. Üniversite, yatırımcı, kuluçka merkezi, hızlandırma programı... Peki bunları başka bir coğrafyada yan yana getirdiğimizde aynı sonucu elde edebilir miyiz?

Bir süredir üzerinde çalıştığım bir makalede de itirazım tam olarak bu kontrol listesi anlayışına: Girişimcilik ekosistemleri, gerekli unsurlar bir araya getirilerek inşa edilen makineler değil; girişimcilerin deneyerek, yanılarak, öğrenerek ve birbirleriyle etkileşerek geliştirdikleri keşif ortamlarıdır. Dolayısıyla mesele yalnızca hangi kurumların mevcut olduğu değil, bu kurumların girişimcilerin yeni imkânlar keşfetmesini ne ölçüde mümkün kıldığıdır.

Dikkatli gaiLe okurları haklı olarak bu noktaya kadar girişimcilikten bahsedip de gençlerden bahsetmediğimi fark edeceklerdir. Nitekim benim BTM’de olduğum günlerde Slush’d etkinliğinde yer almış olan başarılı girişimcimiz Ahmet Bilgen de haklı bir şekilde genç girişimcilerimizi bu etkinlikte göremediğinden yakınmış. Sahi, nereye gitti bu genç girişimciler ve onlar için ne yapılabilir?

Öncelikle belki de ne yapılmaması gerektiğinden bahsetmekte fayda var: Her yeri Silikon Vadisi gibi görüp de oradaki unsurları tarih, coğrafya ve kültür bağlamını unutarak bir çeşit kontrol listesi şeklinde uygulamaya çalışmak, herhalde genç girişimciliği desteklemek noktasında atılabilecek çok isabetsiz bir adım olurdu. Nitekim böyle bir itirazı Avusturya iktisat okulunun özgül ağırlık sahibi Friedrich Hayek’in de yapabileceğini az-çok kestirebiliyorum. Soğuk Savaş dönemi iktisatçılarından olan Hayek, merkezi planlamaya dayalı iktisadi yapılara getirdiği eleştirilerle de bilinen bir isim. Nitekim Hayek’in merkezi planlamaya dayalı iktisadi yapılar karşısında bilginin tek bir yerde olmadığına dair ortaya koyduğu gözlem, bilginin toplum içerisinde dağılmış, yerel, öznel ve önemli bir kısmı örtük bir husus olduğunu ifade eder. Dolayısıyla tepeden inme kontrol listelerinden hareketle ortaya çıkacak olan “girişimcilik ekosistemleri” (!) de en baştan gençlerin nasıl girişimciliğe yöneltilip desteklenebileceğini bilmese de bildiğini varsayacak başarısızlık tasarıları olagelecektir.

O zaman genç girişimcileri desteklemek için ne yapmalı, nereye bakmalı? Liberalizme yeni heves etmiş insanların düştüğü en büyük yanılgı, merkezi planlama karşıtlığının “hiçbir şey yapmayalım” şeklinde yorumlanmasıdır. Hiçbir şey yapmamalı mı? Buna benim cevabım “hayır”. Ben, biraz daha derinde bir yerlere bakalım istiyorum. Mesela kurumların tasarımını düşünürken şöyle bir sorudan hareket edelim: Girişimciyi yetiştiren yalnızca bugünün kurumları mı, yoksa o kurumların içinde oluştuğu toplumun geçmişini de mi hesaba katmalıyız?

Bu noktada ben iki isimden hareket etmek istiyorum: Düşünce dünyamda çok uzun zamandır özel bir yere sahip olan, ilk Türk sosyolog Ziya Gökalp ve çalışmalarını tanıma fırsatını Dilan Çiftçi sayesinde bulduğum Fransız sosyolog Maurice Halbwachs. İlginçtir, her ikisi de Émile Durkheim’ın düşüncelerinden etkilenmiş iki isim. Peki ama nasıl? Açalım: Ziya Gökalp, hars (milli kültür) ve medeniyet arasında bir ayrım yaparak medeniyetin farklı toplumlar arasında aktarılabilen unsurlarına karşılık harsın bir toplumun tarihsel deneyimleri içerisinde oluştuğunu vurgulamış bir sosyolog. Bu ayrım, başka toplumlardan aldığımız kurumların kendi toplumsal hayatımızda nasıl karşılık bulacağını düşünmek için bugün de bir imkân sunuyor. Halbwachs ise Gökalp’in bıraktığı yerden devam etmektense başka bir sorunun peşine düşmüş. Belleğin toplumsal çerçevelerinden söz ederken insanın geçmişini bile içinde yaşadığı toplumsal ilişkilerden bağımsız hatırlamadığını göstermiş bizlere. Bana kalırsa bu iki düşünürü aynı masaya oturtan şey, bireyin düşünme ve davranma biçimlerini içinde bulunduğu toplumdan bağımsız ele almamaları.

Peki, bütün bunların genç girişimcilerle ne ilgisi var? Şöyle düşünelim: Bir ülkede başarısız olmuş bir girişimciye nasıl bakıldığı, ailelerin çocuklarının kendi işini kurmasına nasıl yaklaştığı, gençlerin birbirlerine ne ölçüde güvendiği veya bir üniversitenin girişimcilikten ne anladığı yalnızca bugünün iktisadi politikalarıyla açıklanabilir mi? Bütün bunların arkasında, zaman içerisinde oluşmuş toplumsal alışkanlıklar, kurumlar ve geçmiş deneyimler de yok mu? Evet, yaparsanız olur – Silikon Vadisi’nden bir kuluçka merkezi modelini alıp başka bir ülkeye taşıyabiliriz, ama o modelin içinde işlediği toplumsal ilişkileri, geçmiş deneyimleri ve güven ilişkilerini aynı kolaylıkla taşıyamayız. İşte girişimcilik ekosistemlerinin ve genç girişimcilerin tarih ve coğrafyayla imtihanı biraz da burada başlıyor.

Tarih ve coğrafya – ülkemize dönelim, çünkü yazının başlangıcından itibaren vurgulamak istediğim yer burası: Belki de naif bir şekilde genç girişimcilere destek olmak adına hangi kuluçka merkezini nasıl kuracağımızı, hangi hızlandırma programını nasıl uygulayacağımızı veyahut da Silikon Vadisi intibaı oluşturabilecek hangi sokak tasarımlarını, mobilyaları, ışıklandırmaları kuracağımızı elbette konuşabiliriz. Amacına hâsıl olur mu? Şüpheli. Girişimcilik derslerinde öğrencilerime aktardığım basit bir düşünme tekniği, insanların sırf matkap satın almak için matkap satın almadığını, misal vermek gerekirse, duvara bir ayna tutturmak için delik açabilecek bir matkap aldıklarını gösteriyor – yani matkap, matkap olduğu için insanların dünyasında yankı bulmuyor; daha ziyade bir soruna çözüm üretebildiği oranda o yankıyı yakalayabiliyor. Peki, ülkemizdeki gençler hangi sorunlara çözüm arıyor? Velev ki girişimcilik faaliyetleri başarısız oldu, yeniden başlayabilecekleri koşulları sunabilen bir kültürümüz var mı? Genç bir girişimci, sıfırı bir yapmak diye ifade ettiğimiz ilk müşteriyi kazanmak noktasında hangi engellerle karşı karşıya kalıyor? Belki de daha derin bir soru: Bu soruların cevaplarını genç girişimcileri dinlemeden bulabileceğimizi neden varsayıyoruz?

Hadi bir de kendi tarihimizde hangi kurumsal imkânların bulunduğuna bakalım. Kıbrıs’ta Osmanlı döneminden bugüne uzanan çok köklü bir vakıf geleneği var. Vakıflar, tarihsel olarak yalnızca hayırseverliğin değil, belirli kaynakların eğitim, sağlık ve toplumsal ihtiyaçlar için uzun vadeli bir planlama ekseninde tahsis edilmesinin de araçları olmuşlar. Bugün genç girişimciliğini desteklemeyi düşünürken bu geleneğin bize söyleyebileceği bir şey yok mu? Mesela vakıf mantığından hareketle gençlerin fikirlerini sınayabilecekleri, ilk müşterilerine ulaşabilecekleri, başarısız olduklarında yeniden deneyebilecekleri ve toplumsal sorunlara çözüm üretebilecekleri imkânlar oluşturamaz mıyız? Belki de asıl mesele, tarihimizdeki bir kurumun salt biçimini değil, arkasındaki toplumsal dayanışma ve süreklilik fikrini de bugünün ihtiyaçlarıyla yeniden buluşturmaktır.

İşte bu noktada Ziya Gökalp ile Maurice Halbwachs’a dönmek istiyorum. Gökalp’in hars ve medeniyet ayrımı, başka toplumlardan öğrenirken kendi kültürel birikimimizi gözden kaçırmamamız gerektiğini düşündürüyor bizlere. Halbwachs ise bu birikimin belleğimizde kendiliğinden ve değişmeden durmadığını, bugünün toplumsal ilişkileri içerisinde yeniden anlam kazandığını hatırlatıyor. Demek ki mesele yalnızca geçmişimizde vakıfların bulunması değil; o geçmişe istinaden bugün neyi hatırlamayı ve neyi yeniden düşünmeyi seçtiğimiz.

Dilan Çiftçi, “Collective Memory and Media: The Case of Missing Persons Issues in Cyprus” başlıklı çalışmasını, “Hikâyelerin ve belleğin içinde yaşayabileceğime inanmamı sağlayan Kıbrıs’ın kadınlarına ve erkeklerine…” sözleriyle ithaf ediyor. Bu ithafın beni düşündürdüğü şey şu: Bir toplumun geleceğini tasarlamaya girişmeden önce, o toplumun hikâyelerinin içinde yaşamayı, hiç değilse o hikâyeleri dinlemeyi öğrenmemiz gerekmiyor mu? Dilan Çiftçi, çalışmasında Halbwachs’ın kavramsal çerçevesinden de hareketle, geçmişin nasıl hatırlandığının bugünün toplumsal ilişkilerinden bağımsız olmadığını gösteriyor. Eser Köker üzerine kaleme aldığı “Locuslar Arasında Bir Zamansallık” yazısında ise bellek bu kez mekânlar, nesneler ve kişisel anlatılar üzerinden karşımıza çıkıyor. Bir odanın, bir çöreğin, mor bir rugan çantanın veya bir kitapçının taşıdığı hikâyeler, geçmişin yalnızca büyük tarihsel olaylardan ibaret olmadığını hatırlatıyor bizlere. Bu çalışmalar doğrudan girişimcilik üzerine olmasa da bize başka bir soruyu sorduruyor: Bir toplumun geleceğini tasarlarken, o toplumun geçmişinden hangi deneyimleri hatırladığımızı ve kimlerin hikâyelerini dinlediğimizi de sorgulamamız gerekmez mi? Öyleyse kendi coğrafyamızda genç girişimciliğin geleceğini düşünürken yalnızca başka ülkelerin başarı hikâyelerine değil, burada birikmiş deneyimlere ve henüz yeterince dinlenmemiş hikâyelere de kulak vermemiz gerekmiyor mu?

Yazının başına Ferit Edgü’nün –filme de alınan– meşhur romanından bir cümle koymuştum: “Dağlardan sonra, ırmaklar –”. “O – Hakkâri'de Bir Mevsim” romanını okuyanlar hatırlayacaktır: Anlatıcı, teknesinin battığını ve kendisini denizden kilometrelerce uzakta, bir dağın başında bulduğunu anlatır. Bunun bir kaza mı, yoksa bir düş mü olduğu bile kesin değildir. Denizi hiç görmemiş insanlara denizi anlatmaya çalışır; karların üzerine dalgalar, bir gemi çizer. Sonra onların dilini öğrenmeye yönelir. Giderek başka insanların deneyimlerinden yararlanmakla kendi yolunu bulmak arasındaki farkı keşfeder, çünkü yanında getirdiği harita, karşılaştığı dünyayı anlamaya tek başına yetmemektedir.

Acaba biz de genç girişimciliği desteklemeye çalışırken zaman zaman kendimizi bir dağın başında, elimizde başka coğrafyaların haritalarıyla buluyor olabilir miyiz? Silikon Vadisi’nde işe yarayan bir yöntemin burada da işe yarayacağını varsayarken, karşımızdaki gençlerin hangi dili konuştuğunu, hangi sorunlarla karşılaştığını, hangi imkânları gördüğünü gözden kaçırıyor olabilir miyiz?

Elbette başka coğrafyaların deneyimlerinden öğrenelim, ama kendi tarihimizle, coğrafyamızla, kültürümüzle ve hepsinden önemlisi gençlerimizle konuşmayı da ihmal etmeyelim

. Çünkü mesele her yere aynı vadiyi kurmak değil; hangi dağın ardında hangi ırmağın aktığını keşfedebilmek.

“Dağlardan sonra, ırmaklar –“ ...

*Doç. Dr., Doğu Akdeniz Üniversitesi Girişimcilik ve İnovasyon Merkezi Başkanı.

Bu habere tepkiniz?

Paylaş

Yorumlar

İlgili Haberler