Her Yer Silikon, Her Yer Vadi (Mi Olmalı?): Genç Girişimciliğin Tarih, Coğrafya ve Bellekle İmtihanı
“Dağlardan sonra, ırmaklar –“
Ferit Edgü, “O – Hâkkari’de Bir Mevsim”
Bazı seyahatler hayatınızı kökten değiştirir. 2018 yılının Mart ve Eylül aylarında, birer aylık iki dönemde, konuk araştırmacı olarak gittiğim Hindistan benim için öyle bir seyahatti. Reklam sloganlarından bildiğimiz “Incredible India”, yani inanılmaz Hindistan’ı özellikle Delhi’de, ama ayrıca seyahat etme olanağı bulabildiğim Chandigarh ve Amritsar’da kanlı canlı görebilmek, hayatta tek bir normalin olmadığı gerçeğini en çelişkili ve en renkli hâliyle gözlerimin önüne sermişti. Zenginliğin yanındaki yoksulluğu, kast sisteminin çarpık hâlini, modernleşme denen yamalı bohçayı ve tabii ki “hayır”ı asla bir cevap olarak sunmayan bir kültürü görüp de oradaki girişimcilik uygulamalarına bakmamak da olmazdı tabii. Girişimcilerle kâh metroda yan yana otururken, kâh Chandigarh Üniversitesi’nin teknoloji odaklı girişimcilik destek programlarında karşılaşmıştım. Hindistan’da öğrendiğim şeylerden biri de buydu: Girişimcilik her yerde vardı ama her yerde aynı biçimde ortaya çıkmıyordu.
Filmi ileri saralım, 2026 İstanbul. KKTC’nin ve Doğu Akdeniz Üniversitesi’nin Orhun Değişim Programı kapsamında hareketliliğe katılan ilk öğretim üyesi olarak Bilgiyi Ticarileştirme Merkezi’ndeyim. Girişimcilerin birlikte çalışabildiği alanlar, yatırımcılarla buluşmalar, kuruluş aşamasından büyümeye uzanan destek programları... Hatta acıktığınızda tost alabileceğiniz, kendisi de buradan çıkmış bir girişimin ürünü olan bir otomat bile var. Bütün bunlar ilk bakışta Silikon Vadisi’nden aşina olduğumuz girişimcilik ekosisteminin unsurlarını hatırlatıyor, ama insanın aklına başka bir soru da geliyor: Bu unsurları bir araya getirmek, başarılı bir girişimcilik ekosistemi kurmak için yeterli mi?
Delhi ve Chandigarh’da gördüklerimle İstanbul’daki deneyimimi yan yana düşünürken aklıma takılan mesele, nerenin gençlere daha hitap eden bir girişimcilik ekosistemine sahip olduğu değil. Zaten böylesine farklı tarihsel, ekonomik ve toplumsal koşullarda ortaya çıkan girişimcilik deneyimlerini aynı ölçütlerle değerlendirmek ne kadar anlamlı? Girişimcilik denildiğinde akla ilk gelen yer olan Silikon Vadisi’ni düşününce kafamdaki soru daha da belirginleşiyor: Her yer Silikon, her yer Vadi mi olmalı?
Bu soruları cevaplayabilmek için önce Silikon Vadisi deneyimine bakmak gerek. Silikon Vadisi’nin ortaya çıkışına bakınca da, karşımıza bir girişimcilik merkezi kurmak için hazırlanmış kontrol listesi çıkmıyor. Soğuk Savaş dönemindeki savunma harcamaları, üniversitelerle sanayi arasındaki ilişkiler, yarı iletken endüstrisinin gelişimi, risk sermayesi ve yıllar içerisinde oluşan bilgi ağları, birbirini etkileyerek özgün bir ekosistemin doğmasına katkıda bulunuyor. Bugün bu deneyimin başarı unsurlarını listelemek kolay. Üniversite, yatırımcı, kuluçka merkezi, hızlandırma programı... Peki bunları başka bir coğrafyada yan yana getirdiğimizde aynı sonucu elde edebilir miyiz?
Bir süredir üzerinde çalıştığım bir makalede de itirazım tam olarak bu kontrol listesi anlayışına: Girişimcilik ekosistemleri, gerekli unsurlar bir araya getirilerek inşa edilen makineler değil; girişimcilerin deneyerek, yanılarak, öğrenerek ve birbirleriyle etkileşerek geliştirdikleri keşif ortamlarıdır. Dolayısıyla mesele yalnızca hangi kurumların mevcut olduğu değil, bu kurumların girişimcilerin yeni imkânlar keşfetmesini ne ölçüde mümkün kıldığıdır.
Dikkatli gaiLe okurları haklı olarak bu noktaya kadar girişimcilikten bahsedip de gençlerden bahsetmediğimi fark edeceklerdir. Nitekim benim BTM’de olduğum günlerde Slush’d etkinliğinde yer almış olan başarılı girişimcimiz Ahmet Bilgen de haklı bir şekilde genç girişimcilerimizi bu etkinlikte göremediğinden yakınmış. Sahi, nereye gitti bu genç girişimciler ve onlar için ne yapılabilir?
Öncelikle belki de ne yapılmaması gerektiğinden bahsetmekte fayda var: Her yeri Silikon Vadisi gibi görüp de oradaki unsurları tarih, coğrafya ve kültür bağlamını unutarak bir çeşit kontrol listesi şeklinde uygulamaya çalışmak, herhalde genç girişimciliği desteklemek noktasında atılabilecek çok isabetsiz bir adım olurdu. Nitekim böyle bir itirazı Avusturya iktisat okulunun özgül ağırlık sahibi Friedrich Hayek’in de yapabileceğini az-çok kestirebiliyorum. Soğuk Savaş dönemi iktisatçılarından olan Hayek, merkezi planlamaya dayalı iktisadi yapılara getirdiği eleştirilerle de bilinen bir isim. Nitekim Hayek’in merkezi planlamaya dayalı iktisadi yapılar karşısında bilginin tek bir yerde olmadığına dair ortaya koyduğu gözlem, bilginin toplum içerisinde dağılmış, yerel, öznel ve önemli bir kısmı örtük bir husus olduğunu ifade eder. Dolayısıyla tepeden inme kontrol listelerinden hareketle ortaya çıkacak olan “girişimcilik ekosistemleri” (!) de en baştan gençlerin nasıl girişimciliğe yöneltilip desteklenebileceğini bilmese de bildiğini varsayacak başarısızlık tasarıları olagelecektir.
O zaman genç girişimcileri desteklemek için ne yapmalı, nereye bakmalı? Liberalizme yeni heves etmiş insanların düştüğü en büyük yanılgı, merkezi planlama karşıtlığının “hiçbir şey yapmayalım” şeklinde yorumlanmasıdır. Hiçbir şey yapmamalı mı? Buna benim cevabım “hayır”. Ben, biraz daha derinde bir yerlere bakalım istiyorum. Mesela kurumların tasarımını düşünürken şöyle bir sorudan hareket edelim: Girişimciyi yetiştiren yalnızca bugünün kurumları mı, yoksa o kurumların içinde oluştuğu toplumun geçmişini de mi hesaba katmalıyız?
Bu noktada ben iki isimden hareket etmek istiyorum: Düşünce dünyamda çok uzun zamandır özel bir yere sahip olan, ilk Türk sosyolog Ziya Gökalp ve çalışmalarını tanıma fırsatını Dilan Çiftçi sayesinde bulduğum Fransız sosyolog Maurice Halbwachs. İlginçtir, her ikisi de Émile Durkheim’ın düşüncelerinden etkilenmiş iki isim. Peki ama nasıl? Açalım: Ziya Gökalp, hars (milli kültür) ve medeniyet arasında bir ayrım yaparak medeniyetin farklı toplumlar arasında aktarılabilen unsurlarına karşılık harsın bir toplumun tarihsel deneyimleri içerisinde oluştuğunu vurgulamış bir sosyolog. Bu ayrım, başka toplumlardan aldığımız kurumların kendi toplumsal hayatımızda nasıl karşılık bulacağını düşünmek için bugün de bir imkân sunuyor. Halbwachs ise Gökalp’in bıraktığı yerden devam etmektense başka bir sorunun peşine düşmüş. Belleğin toplumsal çerçevelerinden söz ederken insanın geçmişini bile içinde yaşadığı toplumsal ilişkilerden bağımsız hatırlamadığını göstermiş bizlere. Bana kalırsa bu iki düşünürü aynı masaya oturtan şey, bireyin düşünme ve davranma biçimlerini içinde bulunduğu toplumdan bağımsız ele almamaları.






