Kadın cinayetinin tanımı yıllardır feministler tarafından tartışılan bir konudur. Bu terimle, kadınların kasten hayattan koparılmasını anlatmak istedikleri için farklı kavramlar ve farklı tanımlar ile bu insanlığa aykırı suçu olabildiğince saydam şekilde tanımlamaya çalışmışlardır. Lakin tarih, coğrafya ve diğer faktörlerin etkisiyle kadın cinayetinin ne zaman ve nasıl bir şekilde tanımlanacağı değişmiştir. Güney Afrikalı feminist yazar Diana Russell’a göre kadın cinayeti “kadınların kadın oldukları için erkekler tarafından öldürülmesi”dir; Jacquelyn Campbell ve Carol Runyan’a göre, “motivasyon veya fail statüsüne bakılmaksızın tüm kadın cinayetleri”; Desmond Ellis ve Walter DeKeseredy’ye göre, “erkekler tarafından kadınların öldürülmesi”dir. Bütün bu saygın ve ünlü feministlerin tanımlarının bir ortak noktası varsa o da terimin adından da anlaşılacağı gibi, failin kurbanın kadın olmasının dezavantajını kullanarak onu öldürmesidir. Fakat kadın cinayetleri özellikle Güney Asyalı feministler tarafından "erkekler tarafından kadınların kasıtlı olarak öldürülmesi ve erkeklerin çıkarları doğrultusunda diğer kadınlar tarafından kadınların öldürülmesi" olarak tanımlanır. Sonuç olarak, bu eylemin sonunda bir kadın hayattan koparılır. Ölümle sonuçlanan her türlü cinsel terörizm eylemi kadın cinayeti olarak kabul edilir.
Patriyarkanın Kanlı İmzası ve Kadın Cinayetlerinin Cinsel Politikası
Kavramı ortaya atan Kate Millett’ın 1970’te yayımlanan “Sexual Politics” (yani “Cinsel Politika”) kitabına göre cinsel politika; yaygın bir sosyal sistem olan patriyarkanın güç odaklı yapılandırdığı ilişkilerde bir grubun (burada güçlü grup, yani erkekler) daha güçsüz bir grubu (yani kadınları) güç (genellikle fiziksel) üzerinden kontrol etmesi ve domine etmesidir. Güç biyolojik bir değerlendirme değil, tam aksine, burada güç kavramı toplumun erkeğe “erkeklik” adı altında verdiği zararlı ayrıcalıklardır; bu ayrıcalıklar ise “güce dayalı” ilişkiler yarattığından iktidar olana (yani ayrıcalıklı olan erkeğe) karşısındakini ezme hakkını herhangi bir geri dönüşü olmayacak şekilde tanır.
“Çünkü toplumca kabul edilmiş politik kuramlar kadını temsil etmediğinden, kadınların tarih boyunca ezilmesi sürmüştür. İşte kadınları grup olarak temsil edecek olan şey cinsel politikadır.” - Eda Türker
Erkek egemenliğinin en vahşet verici arzusu; tarih ve coğrafya fark etmeksizin her zaman sahiplenme, kontrol etme ve egoizmdir. Kadın cinayetleri rastgele yaşanan basit olaylar değildir; tam aksine, sözde erkekliğin kendini tehdit altında hissettiği anın ve bu korkunç arzuların bir araya gelmesiyle ortaya çıkarlar. Asıl korunanın erkeklik, cezalandırılanın ise kadınlık olması mantıksız değil mi? "Ataerkil bir toplumda kadınların kendilerine dayatılan normları reddettiği, ayrılığı seçtiği ve kendi bedenleri üzerinde hak iddia ettiği için cezalandırıldığı bir düzene o kadar alıştırıldık ki... Öyle ki özgürlüğü tatmak isteyen kadınların cezalandırıldığı bu atmosferde, kadın cinayetleri artık günümüzün olağan bir parçası haline geldi.". Bir kadın cinayeti en çok bir hafta gündemde durursa durur, durmazsa unutulur; lakin unutmamak yapabileceğimiz en kolay politik eylemlerden biridir. Kadın cinayetleri de bir haftalık gündemden çok daha fazlası olmalıdır.
"Yirmi birinci yüzyılda cinayetin cinsel politikası ile yüzleşmeliyiz. İşte bu yüzden bu cinsel politikanın gerçekliğini görmeli ve onunla hesaplaşmalıyız ki, sağlıksız ve işlevini yitirmiş bu sosyal sistemi bir toplum olarak bir daha asla geri dönmemek üzere reddedebilelim."
Cinsel politikayı kabullenmenin yolları kısaca şunlar olabilir. Birincisi kadınlara bu güç eşitsizliğinin bir kader olmadığı, aksine onların sömürülmesini kolaylaştırmak için bir propaganda olduğunu aşılanmalıdır. İkincisi, konuşmamızdan ve dilimizden cinsiyetçi sözcükler, atasözleri ve deyimler çıkarılmalıdır. Üçüncüsü, her kadın biricik ve özgür bir birey olarak görülmeli, kalıplaştırmaya, kategorileştirmeye veya ayrıştırmaya çalışılmamalıdır. Dördüncüsü, kurumlarda cinsiyet eşitsizliği normalleştirilmemelidir. "En kritik adım ise; 'erkeklik' söylemi üzerinden erkekleri yargılamaktan, kadınlığı bir aşağılama unsuru olarak kurgulayıp erkekleri bu kalıplarla sınırlandırmaktan ve bu toksik normları erkek çocuklarına dayatmaktan vazgeçilmesidir."
Günümüz için bunlar ve çok daha fazlası, kendimizi bir toplum olarak daha ileriye taşımanın küçük yolları gibi görünse de bu durum, şu anda yaşanan kadın cinayetlerini unutmamız ve derhal daha büyük adımlar atıp inisiyatif almamamız gerektiği anlamına gelmez. Şu an yapmamız gereken, bunları ilerletirken aynı zamanda kesin bir tavır koymaktır; çünkü
cinayet, özellikle günümüzdeki artan vakaları düşündüğümüzde, yumuşak inisiyatiflerle birden kaybolacak bir suç değildir
. Kadın cinayetleri her zaman acil önlem alınması gereken bir konuydu; lakin şu an, maalesef daha önce alınan yetersiz ve başarısız önlemler sonucu hiç olmadığı kadar müdahale etmemiz gereken hayati bir role bürünmüştür.Cinayet Karşısında Hukuk Ataerkil midir?






