Bazı tarihler vardır takvim yapraklarında kalmaz; kalbinizin en acıtan bölümünde hep saklı kalır, hayatınıza kazınır. 20 Ocak 2014 benim için böyle bir tarih. O gün, hayatımda benim için çok büyük değeri olan dört can arkadaşımı bir trafik kazasında kaybettim. Dört gencecik akademisyen. Dört hayat. Dört aile. Dört ayrı gelecek. Ve onların ardından yaşamaya devam etmek zorunda kalan onlarca insan…
Kazanın üzerinden on iki yıl geçti. Hayat devam etti. Biz değiştik, başka hayatların içine karıştık. Yeni insanlar tanıdık, yeni anılar biriktirdik. Ama onların yokluğu! Hiçbir zaman küçülmeyen, unutulmayan bir yokluk. Sadece kayıpla yaşamayı öğreniyor insan… Anılarına sığınarak, fotoğraflarda onları yaşayarak..
Ben hâlâ onları hatırladığımda 12 yıl önce sosyal medyada paylaştığım en sessiz ama en ağır çığlığım diye nitelendirdiğim o satırlardaki o sorunun içinde buluyorum kendimi:
“Her yerde siz varken, yokluğunuza nasıl alışacağım ben!”
Alışamadım. Alışamayacağım da…
O yoldan geçerken hâlâ yutkunamıyorum mesela. Gözümü kapatmak istiyorum hep, o olayın hiç gerçekleşmemiş olması hayaliyle.
Bir şarkı çalıyor nefesim kesilerek onları arıyor kalbim.
Bir kahkaha duyuyorum, ne kadar o diyorum.
Hele ki fotoğraflar, hiç gitmemiş gibi. Sıcacık, hep oradaymış gibi.
Bazen hiç beklemediğim bir anda gözyaşlarım dökülmeye başlıyor o güzel yüzleri aklıma geldiğinde.
Ve her seferinde, onlarla birlikte yaşayamadığımız ve bir daha da asla yaşayamayacağımız yılları düşünüyorum.
Bir kaybın en acı tarafı yalnızca bir insanı kaybetmek değil. O insanla yaşayacağınız bütün ihtimalleri de kaybetmektir: Birlikte yapılacak yolculuklar, kutlanacak doğum günleri, paylaşılacak başarılar, çocuklarımızı tanıştıracağımız günler, yaşlanırken anlatacağımız anılar. Hepsi bir anda yok oluyor. Bir gecede! Bir telefonda! Bir haberde!
O an.. o lanet an.. hiç suçsuz, hiç günahsız.
Her birini kaç kez aradım hatırlamıyorum bile! Önce Figen’im. Çalıyor telefonu uzun uzun. Yine sessizde unuttu ve kesin arabada uyuyor arka koltukta şimdi diye kendimi teselli ediyorum. Sonra Ayşe’m. Onun da çalıyor telefonu ama yine yanıt yok. Arabayı o kullanıyor bakamaz tabii diyorum yine kendime. İmge’mi arıyorum. Meşgul telefon. Oh diyorum onlar değil kazayı yapan, İmge biriyle konuşuyor. Oysa nerden bilebilirdim ki anneciğinin, babacığının da aynı an o telefonu aradığını… Sonra kapı açılıyor. Babam giriyor içeriye. Yüzü hâlâ gözümün önünde. Hiç böyle çaresiz bir ifade görmedim babamın yüzünde o güne kadar! O an anladım neden o telefonların açılmadığını! “Hangisi?” diye haykırıyorum sarılarak babama, hangisi? Cevap vermiyor. Veremiyor. Benimle ağlıyor. Daha yüksek bağırıyorum. “Baba hangisi?” diye. İşte o an babam beni sıkıca sararak, haykırarak “Hepsi, babam” diyor... “Hepsi”. Ve o an, o gece hayatımın en acı tarihine dönüşüyor. Artık onlar yok!
Tüm gazetelerin manşetinde arkadaşlarım. O güzel, gülen yüzleri ile. Sanki hiç gitmemiş gibi bakıyorlar. İnanamıyorum hâlâ. Kötü bir kâbus diyorum ama tabii o güzel yüzlerin yanında, büyük siyah harflerle yazan o yazılar gerçeği yüzüme çarpıyor! Her karede aynı kelime... “Acı kaza!”, “Elim kaza”. Ne kolay bunu yazmak: KAZA!
12 yıl önce de aynı isyandaydım, hâlâ bugün de aynı isyandayım, o gün orada gerçekleşen ve dört gencecik kadının hayatını elinden alan o olayın sadece “kaza” diye nitelendirilmesine! Ne yazık ki ülkemizde meydana gelen trafik kazalarını çoğu zaman “kaza” kelimesinin içine koyup geçiyoruz. Sanki sel gibi, sanki deprem gibi, sanki önüne geçilmesi mümkün olmayan bir kader gibi. Ama gerçekten öyle mi?
Alkollü araç kullanmak bir kader midir?
Aşırı hız bir kader midir?
Direksiyon başında telefonla ilgilenmek bir kader midir?
Trafik kurallarını bilerek ihlal etmek bir kader midir?
Yetersiz denetim bir kader midir?
Tehlikeli yolları yıllarca değiştirmemek, bu çağda dahi gerekli aydınlatmayı yapmamak gerçekten bir kader midir? Elbette değildir! Ne yazık ki ülkemizde meydana gelen trafik ölümlerinin önemli bir bölümü önlenebilir niteliktedir. Önlenebilir bir ölümün sorumluluğunu yalnızca “kaza” kelimesinin içine sığdırmak, sorumluluktan kaçınmak isteyenler için rahatlatıcı olabilir. Fakat bu, gerçeği değiştirmez. Çünkü gerekli önlemler zamanında alınmadığında yaşanan ölümler yalnızca birer “kaza” değil, aynı zamanda önlenebilecek sonuçlardır.
Ben dört arkadaşımı bir gecede kaybettim. Onların hayatını, “kaza” denilerek geçiştirilen, dikkatsiz ve sorumsuz bir sürücünün karşı şeride geçmesiyle kaybettim. Dört insanın hayatı bir anda yok oldu, geride ise aileleri, sevdikleri ve tarifsiz bir acı kaldı.
Peki, bu olay gerçekten yalnızca bir “kaza” mıydı? Eğer alınması gereken önlemler alınmış olsaydı, eğer trafik kurallarına uyulsaydı ve bir sürücü sorumluluğunun bilincinde hareket etseydi, bu dört insan bugün hayatta olabilir miydi?
Kazaya neden olan sürücü mahkeme sonucunda 3,5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Ancak dört insanın hayatının bedeli gerçekten 3,5 yıl olabilir mi? Geride kalan ailelerin, biz arkadaşlarının ve sevenlerinin ömür boyu taşıyacağı acının karşılığı birkaç yıllık bir cezaya sığdırılabilir mi?
Bazı ölümler “kaza” olarak adlandırılabilir; ancak her kaza kaçınılmaz değildir. Önlenebilecek bir ölümün ardından yalnızca “kaza” demek, yaşananları açıklamaya yetmez. Asıl sorulması gereken, “Bu ölüm önlenebilir miydi ve önlenmesi için gerekenler neden yapılmadı?” sorusudur.
Elbette hiçbir ceza onları geri getiremez; bunu biliyorum. Hiçbir mahkeme kararı bir annenin evladını, bir eşin karısını, bir kardeşin kardeşini, bir arkadaşın dostunu geri getiremez. Ama adalet yalnızca geçmişte yaşananları cezalandırmak için olmamalı! Gelecekte yaşanacakları önlemek için de olmalı! İşte bu yüzden trafik güvenliği bana artık yalnızca bir trafik meselesi gibi gelmiyor. Bu bir denetim meselesidir. Bir hukuk meselesidir. Ve en önemlisi, bir insan hayatına verilen değer meselesidir.
Bu ülkede ne yazık ki trafik kazalarında hayatını kaybeden birçok insan, yalnızca bir “kaza”nın değil, önlenebilir ihmallerin kurbanıdır.






