Boşanma davalarının en hassas başlıklarından biri olan çocukların velayeti, son dönemde yüksek yargı kararlarıyla yeniden hukuk gündeminin ön sıralarına taşındı. Anayasa Mahkemesi İkinci Bölümü tarafından 18 Haziran 2026 tarihinde görüşülen 2025/40744 numaralı bireysel başvuru da bu alandaki dikkat çekici gelişmelerden biri oldu.
Anayasa Mahkemesi’nin yayımladığı toplantı sonuçlarına göre başvuru, müşterek çocukların velayetinin babaya verilmesi nedeniyle aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği iddiasına ilişkin olarak yapıldı. Yüksek Mahkeme, söz konusu iddiayı kabul edilebilir buldu ve Anayasa’nın 20. maddesinde güvence altına alınan aile hayatına saygı hakkının ihlal edildiği sonucuna ulaştı.
Kararın ayrıntılı gerekçesinden bağımsız olarak açıklanan bu sonuç, velayet uyuşmazlıklarının yalnızca “çocuk anneye mi, babaya mı verilecek?” sorusundan ibaret olmadığını bir kez daha ortaya koyuyor. Günümüzde aile mahkemelerindeki değerlendirmelerin merkezinde çocuğun yaşam düzeni, ebeveynleriyle kurduğu ilişki, eğitim ve sosyal çevresi, psikolojik gelişimi ve gelecekteki ihtiyaçları bulunuyor.
Velayette temel ölçüt anne veya baba değil, çocuğun üstün yararı
Türkiye’de velayet konusunda kamuoyunda hâlen yaygın bazı kabuller bulunuyor. Özellikle küçük yaştaki çocukların velayetinin doğrudan anneye verileceği ya da ekonomik imkânları daha yüksek olan ebeveynin velayet konusunda otomatik olarak avantajlı olduğu düşünülebiliyor.
Ancak aile hukuku uygulamasında bu tür tek başına belirleyici kurallar bulunmuyor. Velayet konusunda mahkemenin temel hareket noktası, somut olayın şartlarına göre çocuğun üstün yararının belirlenmesi.
Bu nedenle ebeveynlerden birinin gelirinin diğerinden yüksek olması, tek başına velayet kararının sonucunu belirlemiyor. Benzer şekilde ebeveynlerin cinsiyeti de otomatik bir üstünlük yaratmıyor. Çocuğun bakımının bugüne kadar kim tarafından üstlenildiği, okul düzeninin nasıl devam edeceği, kardeşleriyle ilişkisi, yaşadığı çevre, ebeveynlerin çocukla iletişim biçimleri ve çocuğun bedensel ve ruhsal gelişimini etkileyebilecek koşullar birlikte değerlendiriliyor.
Yargılama sırasında sosyal inceleme raporları ve gerektiğinde uzman değerlendirmeleri de bu nedenle büyük önem taşıyor.
Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 13 Ocak 2026 tarihli bir kararında da velayeti üstlenecek ebeveyn açısından çocuğun sağlıklı gelişimine engel oluşturabilecek bir durum bulunup bulunmadığının araştırılması gerektiği vurgulandı. Karar, velayet uyuşmazlıklarında yeterli araştırma yapılmasının yüksek yargının üzerinde durduğu konulardan biri olduğunu gösteriyor.
AYM'nin 2026 kararı neden dikkat çekiyor?
Anayasa Mahkemesi tarafından 18 Haziran 2026 tarihinde görüşülen dosyanın konusu doğrudan velayetin babaya verilmesine ilişkin bir uyuşmazlıktı. Mahkeme, aile hayatına saygı hakkına yönelik şikâyeti kabul edilebilir bulmasının ardından ihlal sonucuna ulaştı.
Burada önemli bir ayrım bulunuyor. Anayasa Mahkemesine yapılan bireysel başvurularda inceleme, klasik anlamda aile mahkemesinin yerine geçerek “velayet kesin olarak anneye veya babaya verilmeliydi” şeklinde yeni bir velayet değerlendirmesi yapmak anlamına gelmiyor. Anayasal incelemenin merkezinde, kamu makamlarının ve yargı mercilerinin aile hayatına ilişkin temel hakların korunması bakımından gerekli güvenceleri sağlayıp sağlamadığı yer alıyor.
Dolayısıyla bu tür kararların önemi, yalnızca uyuşmazlığın tarafları açısından değil, benzer velayet dosyalarında izlenecek yargılama yöntemi açısından da ortaya çıkıyor.
Özellikle aile hukuku alanında kişilerin yalnızca nihai karara değil, kararın nasıl oluşturulduğuna da dikkat etmesi gerekiyor. Tarafların iddialarının değerlendirilmesi, çocuk hakkında yeterli inceleme yapılması, uzman raporlarının güncel koşulları yansıtması ve mahkemenin vardığı sonucu somut gerekçelerle açıklaması velayet davalarında kritik önem taşıyor.
Çocuğun görüşü hangi durumlarda önem kazanıyor?
Velayet davalarının en fazla merak edilen konularından biri de çocuğun hangi ebeveynle yaşamak istediğine ilişkin görüşünün kararı ne ölçüde etkilediği.
Çocuğun belirli bir yaşa ulaşmasıyla birlikte idrak yeteneği ve olayları değerlendirme kapasitesi dikkate alınabiliyor. Ancak çocuğun “annemle yaşamak istiyorum” veya “babamla yaşamak istiyorum” şeklindeki beyanı tek başına davayı otomatik olarak sonuçlandıran bir unsur olarak değerlendirilmiyor.
Mahkemenin çocuğun bu tercihi hangi koşullar altında dile getirdiğini de incelemesi gerekiyor. Çocuğun yönlendirilip yönlendirilmediği, ebeveynler arasındaki çatışmanın etkisi altında kalıp kalmadığı ve belirttiği tercihin gerçekten kendi üstün yararıyla örtüşüp örtüşmediği önem taşıyor.
Örneğin çocuğun bir ebeveyni daha az kural koyduğu için tercih etmesi ile uzun süredir bakımını üstlenen, eğitim ve sosyal düzenini sürdüren ebeveyni yanında kalmak istemesi aynı şekilde değerlendirilmeyebilir.
Bu nedenle velayet uyuşmazlıklarında psikolog, pedagog ve sosyal çalışmacılar tarafından yapılan incelemeler mahkemenin çocuğun gerçek durumunu değerlendirmesine yardımcı olabiliyor.
Velayet kararı değişmez değil
Kamuoyunda sık karşılaşılan başka bir yanlış düşünce ise boşanma sırasında verilen velayet kararının çocuğun erginliğine kadar kesinlikle değiştirilemeyeceği yönünde.
Oysa boşanmanın ardından ortaya çıkan önemli değişiklikler nedeniyle velayet konusunda yeniden mahkemeye başvurulması mümkün olabiliyor. Esas olan yine çocuğun üstün yararı.
Velayeti elinde bulunduran ebeveynin çocuğun bakımını ciddi şekilde aksatması, yaşam koşullarındaki önemli değişiklikler, çocuğun eğitim veya sağlık ihtiyaçlarının karşılanmaması ya da mevcut velayet düzeninin çocuk bakımından olumsuz sonuçlar ortaya çıkarması gibi çeşitli durumlar yeni bir hukuki değerlendirmenin konusu haline gelebiliyor.
Bununla birlikte velayet değişikliğinin ebeveynler arasındaki kişisel anlaşmazlıkların devamı niteliğinde görülmemesi gerekiyor. Mahkemeler açısından tartışmanın odağı eski eşlerin birbirlerine yönelik iddialarından çok, söz konusu gelişmenin çocuk üzerindeki somut etkisi oluyor.






