1950’li yılların ortalarında bu taleplerine isim koydular ve “Federasyon” dediler. Fakat, %18’lik nüfusu %80’le eşitlemek kolay değildi. Bu ancak Türkiye’nin gücü ve kolonyalist Britanya’nın taktik icabı ayrı self determinasyon tezini ileri sürmesi ve adanın bölünmesine yeşil ışık yakması sonucu mümkün olabildi. Kıbrıslı Türklerin bu yöndeki çabaları elbette görmezlikten gelinemez. Fakat, gerçek şudur ki, Kıbrıslı Türklerin “ekalliyet” statüsünden çıkması Türkiye ile Britanya sayesinde gerçekleşti.
Kıbrıslı Türklerin statü evriminde bir dönüm noktasından söz edeceksek, bunun Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuruluşu olduğuna şüphe yoktur. Bazı konularda tam eşit, bazı konularda orantısal eşitlik, bazı konularda da nüfus oranını aşan haklar elde eden Kıbrıslı Türkler Kıbrıs Cumhuriyeti devletini yöneten iki unsurdan biri oldu. Bu statü hem Kıbrıs Anayasasına kazındı, hem de uluslararası anlaşmalarla güvence altına alındı.
Gelgelelim, 1963-1974 yılları arasında Kıbrıslı Türklerin statüsü tehlikeye düştü. Başta Başpiskopos Makarios olmak üzere, Kıbrıs Rum liderliği ile Yunanistan, Kıbrıslı Türklerin devlet yönetimine etkin katılımını benimsemediler ve çoğunluğun self determinasyon hakkını ileri sürerek devletin iki-toplumlu yapısını ortadan kaldırmaya yöneldiler. Bu aslında Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kuran anlaşmalara karşı Kıbrıslı Rumların başkaldırısıydı ve bu başkaldırı esnasında Kıbrıslı Türkler devlet dışına düştüler/itildiler. Türkiye’den beklenen askeri müdahale gelmeyince, güçler dengesi bütünüyle Kıbrıslı Rumların lehine dönüştü. BM ve uluslararası toplum, güçler dengesiyle de-facto durumu göz önünde bulundurduklarından, Kıbrıslı Türklerin Zürih ve Londra Anlaşmalarından kaynaklanan haklarının kırpılmasına göz yumdular. Zor duruma düşen Kıbrıslı Türkler devlet yönetimindeki ortaklık statüsünden vaz geçmek zorunda kalarak otonom yerel yönetimlere tutunmaya çalıştılar. Fakat, Makarios buna da yanaşmıyordu.
1974’te “Kan ve Demirle”, Kıbrıslı Türklerin 1960 yılından beri “Kan ve Demirle” yadsınan ve ortadan kaldırılmasına ramak kalan siyasi eşitliğini geri dönülmez biçimde perçinlendi. Üstelik, eşitliğin kapsamını Kıbrıs Anayasasından çok daha geniş bir alana yayarak...
Savaş, coğrafi temele dayalı federal devlete zemin hazırladı. Nüfusun coğrafi dağılımı değiştirildi, toplumlar iki ayrı bölgede toplanmaya zorlandı ve böylece, federal düzenlerin temel prensibi olan Özerklik İlkesinin somut Bölgesel Yönetimsel Sınırlar içinde icra edilmesine imkan yaratıldı. Değişen güçler dengesini göz önünde bulunduran ve hukukla kuvvet arasında göreceli bir denge gözetme durumunda olan BM, Türk tarafının ileri sürdüğü iki bölgeli, iki toplumlu federasyon tezini benimsedi.
Ada nüfusunun %18’ini oluşturan Kıbrıslı Türklerin federal bir devlette siyasi eşit toplum olarak yer alma imkanına kavuşmaları yabana atılacak bir kazanım değildir. Bu açıdan bakıldığında, 1974 Savaşının Kıbrıslı Türklerin statü arayışında tarihi bir dönüm noktası oluşturduğuna kuşku yoktur. Gelgelelim, başta Rauf Denktaş olmak üzere, Türk tarafı çıtayı durmadan yükseltti ve federasyon tezinden giderek uzaklaştı. Hukuksal meşruiyetten yoksun olan ayrı bir devlet kurmaya yöneldi ve “iki ayrı halktan, iki ayrı devletten ve egemen eşitlikten” söz etmeye başladı.
Kıbrıslı Türkleri statüsüz bırakan bu politika 2003 yılına kadar sürdürüldü ve çok pahalıya mal oldu. Kıbrıs Cumhuriyeti 2002 yılının sonunda Kopenhag’da Avrupa Birliği üyesi olurken ve 2003 Nisanında Katılım Anlaşmasını imzalarken Kıbrıs Türk liderliği ortada yoktu. “Egemen Eşitlik” diyerek Kıbrıslı Türkleri dışarıda bırakan bir yolda ilerliyordu. Böylece, Kıbrıs Türk toplumunun statü evriminde olabilecek en üst nokta olan Federal Kıbrıs Devletinde Eşit Toplum statüsü kazanma imkanı maksimalist politikalarla sorumsuzca harcandı ve Kıbrıslı Türkler STATÜSÜZ bırakıldı.






