Olayın üstünden bir hafta geçti… Kamuoyunda tartışmaların her çeşidine şahit oluyoruz; kimi siyasal, kimi uzmanlık, kimi abartılı yorumlar; kimi uydurma beyanlar, kimi dipsiz kuyu tartışmaları, kimi de dangalak söylemler… Tüm olayın başrol oyuncusu o günlerin Ulaştırma Bakanı Sn Arıklı; şimdi görevden alındı… Keşke kendisi olayın başında istifa etmiş olsaydı; kamuoyundan sempati kazanacaktı. Yapmadı; yapmayınca da siyasi ve genel kamuoyunda fıçıcığını çıkardılar. Sorumluluğu vardı; soruşturma sürecinin güvenirliği için görevden ayrılsaydı bu kadar linç edilemeyecekti. Kendi etti, kendi buldu; kendisini görevden alan Başbakan Üstel de onun üstünden ‘Devlet adamı’ kisvesine büründü. Doğrusu her ikisinin de istifa etmesi idi; tüm suçu Bayındırlık Bakanı’nın üstüne yıkmak ve Başbakan’ının Bakanların hepsinin başı olduğu ve sorumluluklarını taşıdığı, paylaştığı olgusunu ret ve inkâr etmek dürüst bir siyasi davranış ve ’Devlet adamlığı’ değildir.
Halkın tepkileri acıyı paylaşmak yanında, ihmal ve kusuru bulunan siyasi, bürokrat ve teknik tüm kadrolara kızgın ve keskin eleştiriler olarak yayıldı. Hele ki olaydan sonra katamaranın hasarlı durumu, kaptanın kaptanlık mesleğine uygunluğu konusunda ortaya çıkan olumsuz bilgiler kamuoyunu çileden de, zıvanadan da çıkarıyor… Amma velakin… Olaydan sonra bu bilgileri paylaşanlar, katamaranın açık deniz aracı olmadığını ve zaten kötü tamiratlı bir taşıt olduğunu, bu nedenle de başka alıcı bulamadığını anlatanlar, kaptanın ehliyetinin ‘uyduruk’ olduğunu zaten bildiğini söyleyenler bu katamaran ve kaptan faal olmaya başladığından beri niye sustular?! Şimdi uzman kesilenler, gemi batınca mı uzmanlık diploması aldılar?! Şimdi kendilerince belge, bilgi, deneyim ve yorumları ile ‘profesör’ kesilenler kazadan önce uyur-gezer miydi de, gemi batınca ayıldılar?! Onların bu tavrı suça dolaylı taraf olmak değil mi, suça yataklık etmek değil mi, suçlunun faaliyetine bilerek ama gizliden izin vermek değil mi? Şimdi Arıklı’ya yapılan ihmal ve kusur suçlamaları bu ‘profesörlerin’ uyur-gezerliğinden kaynaklanmış da değil mi?! Her “Zaten bu gemi şöyleydi, bu kaptan böyleydi, bu firma neydi” diyenlere isyanım var… Onlar şimdi ‘bilge’ kesildikçe o katamaranın bunca zaman sefer yapmasında payları olduğu daha da ciddi bir olgu haline geliyor kanısındayım…
Bir de neyi tartıştırıyorlar kamuoyunda?! Cumhurbaşkanı (CB) Erhürman Arıklı’ya sarılmış, teskin etmeye çalışmış; Arıklı CB Erhürman’ın teskin etmesi gereken ve dahi sarılması gereken adam mıymış?! Hem CB Erhürman bu hareketi ile Ankara Hükümetine mesaj veriyormuş… İnanılacak gibi değil, kabul edilebilecek gibi hiç değil bu yorumlar. Ve bunları söyleyenler de ilerici imiş, solcu imiş… CB Erhürman ve Arıklı o an ile ilgili açıklamaları yaptı… Acının hissedilmesi, paylaşılması erdemdir; solculuğun temel niteliklerinden olan hümanist/insancıl olmanın gereğidir. Bir de örnek verelim… 104 yıl önce, 18 Eylül 1922’de Kuvay-ı Milliye ordusunun Yunan ordusuna karşı kazandığı Büyük Taarruz zaferin ardından yaşanan bir insanlık örneği… Esir alınan Yunan komutan Trikopis’i Uşak’a Mustafa Kemal’e götürdüler… Adam ezik, bitkin, yorgun, üzgün, yıkık… Kısa süre önce birbirlerinin askerlerini öldürmüş iki düşman komutan karşı karşıya… Mustafa Kemal Trikopis’in ellerini uzun süre tutar, moral verici sözler söyler (örneğin, “Napolyon da yenilmiş ve esir alınmıştı” der), sigara uzatır, kahve ısmarlar ve Trikopis’e insancıl bir tavır ile bir isteği var mı diye sorar… Trikopis de İstanbul’da olan eşine hayatta olduğunun bildirilmesini ister… Liderlik budur, büyüklük budur ve en önemlisi insanlık budur… Dışa sergilenen bazı hiddetlerin aslında samimi değil, göstermelik ve puan kazanmak amacına yönelik olduğunu fark etmemek de saflık olur…
Bir başka ve fakat çok önemli konuya da girelim… Faciada ölen ve kaybolanların aileleri… Ölenlerin defini memleketlerinde yapılıyor; acı ölüm vakasının travmaları ailelerde sürüyor ve daha da sürecek mutlak… Bu ailelere psikolojik destek vermek gerek, yanlarında olmak gerek, acıyı paylaşmayı daha sürdürmek gerek ve onların ne kadar olabilirse o kadar olağan yaşamlarına dönebilmelerine yardımcı olmak gerek… Her şey para değildir, insanlık değerleri ile yardımcı olmanın ise para ile ölçülmesi olası değildir.






