Lefkoşa 33°USD47,88EUR55,47GBP64,93GRAM ALTIN6.751,21 Nöbetçi Eczaneler
SON DAKİKA

Yılmaz Akgünlü: Kırgızistan, İnsanlar İçin Yapılmış

İşte bu! İşte bu! deyip duruyordum içimden Bişkek sokaklarında yürürken. Hislerimin derinine indiğimde keşfettiğim şey şuydu: işte bizler için inşa edilmiş bir şehir!

10 dakika okumaHaber: YENİDÜZEN
Paylaş
Yılmaz Akgünlü: Kırgızistan, İnsanlar İçin Yapılmış

Gezmeyi, yeni yerler görmeyi sevmeyen çok az kişi vardır herhalde. İnsanoğlu kendini bildi bileli yollara düşmüş, dünyanın bütün zorlu coğrafyalarında sınırlarını zorlamış ve zamanla en ulaşılmadık yerlere bile ulaşıp yerleşmiş bir canlı türü.

Gezmek, görmek yeni şeyler öğrenmenin bir yolu olduğu kadar insana içsel açıdan da çok şey katan bir uğraş değil midir? Her şeyden önce gezen insan kendi alışkanlıklarını, kültürünü bırakmaya zorlanır. Gezen insan sabit bir mekâna bağlı kalmamayı öğrenmek durumundadır. Özellikle uzun süren gezilerde bir şehirden ötekine bir otel odasından diğerine doğru akarken iyi bir gezgin hiç bir yere bağlanmadan zamanla her yeri evi gibi görmeye başlar.  Gerçi günümüzde gezginler çoğu kez sadece adı yeni olan ama aslında tümüyle birbirine benzer yerlere gitmek zorunda kalıyorlar. Küreselleşme her şeyi birbirine benzer kılmaya başladı ve aslında “başka bir yer” başka bir yer olmaktan çıktı. Aynı tarz sokaklar, oteller ve restoranlar bütün turistik destinasyonları sarmış durumda.

Günümüzde daha tam küreselleşememiş ya da vahşi kapitalizmin yarattığı yıkımdan etkilenmeden kimliğini ve kaynaklarını az da olsa kurtarabilmiş kalan birkaç ülke var. Bunlar genellikle köşede bucakta kalmış, küçük ve kaynakları da sömürmeye değmeyecek kadar az olduğu için “ihmal edilmiş” bir bakıma. Bunlardan birisi de Kırgızistan. Geçen sene doğasının ve bakirliğinin ününü duyup ilk kez görme fırsatı bulduğum bu harika ülkeye bu yıl tekrar arkadaşlarımı da yanıma alarak gittim.

Harika ve bakir bir doğayı dünyanın başka birçok ülkesinde bulsanız da Orta Asya’nın özellikle bu bölgesinin beni etkileyen başka çok önemli yönleri ise yaşam biçimi, kültürü ve politik yapısı oldu.

Bir ülke hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmadan önce orayı kendi gözlerimle, hiçbir bilgiyle koşullanmadan görmeyi isterim. Bu yüzden coğrafyası ve tarihi hakkında bir şeyler okusam da, okuduklarımı bir kenara koyup gördüklerime, hissettiklerime odaklanmak bana o ülkeyi daha sahici bir biçimde yaşıyorum duygusunu yaşatır. Kırgızistan’a vardığım ilk andan itibaren hiçbir düşüncenin zihnimi bulandırmasına izin vermemeye çalıştım. Örneğin bir ülkeye gelişmiş ya da geri kalmış demenin ne anlamı var ki? Yüz sene öncesinin ya da sonrasının perspektifinden baktığınızda bu kelimeler anlamını yitirmez mi zaten?

Bence kafamızda bir ülke hakkında modern, gelişmiş ya da geri kalmış gibi bir perspektif varsa o ülkeyi ve insanlarını tam olarak hakkını vererek deneyimleyemeyiz. Benim için önemli olan o ülkede gezerken her şeyi kendi içinde bir bütün olarak görüp algımı kapatan hiçbir yargıda bulunmadan yaşamaktır. O ülke hakkında bazı değerlendirmelerimiz ve görüşlerimiz oluşabilir ama bunlar kapı kapatan değil kapı açan görüşler olmalıdır, yani o ülkeyi ve insanını daha çok merak etmemize ve keşfetme arzusu içinde olmamızı sağlayan görüşler. Ben ve şu an içinde bulunduğum yabancı ülke ikilemi yanlış bir ikilemdir. Her yer yabancıdır ve hiçbir yer yabancı değildir.

Zamanda Yolculuk

Kırgızistan’a varınca ilk izlenimim zamanda geriye doğru yolculuk yaptığım ama bir yandan da şimdide kalmayı başardığımdı. Birçok semti ve sokaklarıyla Bişkek şehri ve insanları sanki 1980ler ve öncesinde gibiydi. Ama öte yandan da günümüzde olduğumuzu bize hatırlatan birçok şey şehrin dokusuna işlemişti. Zamanın akması sadece takvimin geçmesi ve sayıların değişmesi değildir. Zaman akarken geçmişle şu anı birleştirip yeni biçimlerle daha yaratıcı ve üretken oluşumlar da yaratabilir. Ya da geçmişi silerken salt modern olma zorlantısıyla zamanı (geçmişten günümüze doğru akan) yok da edebilir. Birçok büyük şehirde eski yaşam öylesine gaddarca silinmiştir ki ya tamamen yok olmuştur ya da devasa gökdelenlerin altında kalan birkaç bina kırıntısı geçmişin ne kadar sefil bir yaşam olduğunu hissettirmek için öylece bırakılmış gibidir.  

Oysa Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te eski ve yeni yan yana birbirlerini kıskanmadan duruyorlardı sanki. Ancak daha da güzeli koca bir şehir ve bütün bu yapılar önceden çok yoğun orman olan ve etrafı karlı dağlarla çevrili dümdüz bir ovada kurulmuş olduğundan aslında burası bir orman şehirdi. Yani orada doğayla kent bütünleşmişti.

Sovyetler Birliğinin bir parçası olduğu dönemde şekil alan şehir insani bir yaşam için gerekli bir mimari düzenlemeyle inşa edilmiş görünüyordu. Şehir, yolların birbirini dik kestiği ızgara plan üzerine kurulmuştu. Bütün araba yolları binalardan devasa genişlikte kaldırımlarla ayrılıyordu. Bunlara sadece kaldırım demek de mümkün değildir, bunlar içinde su kanallarının ve ağaçlık bir bölümün yer aldığı kocaman yaşam alanlarıdır. Sokaklar, çoğu iki tarafında dar sulama kanallarıyla çevrili bir ızgara düzenini takip eder; bu kanallar, sıcak yaz aylarında gölge sağlayan ağaçlara su sağlar.

Şehirde sabah akşam dolanarak iki üç gün geçirdikten sonra duyduğum hayranlık ve mutluluk gitgide yoğunlaşmaya başlamıştı.

İşte bu! İşte bu! deyip duruyordum içimden Bişkek sokaklarında yürürken. Hislerimin derinine indiğimde keşfettiğim şey şuydu: işte bizler için inşa edilmiş bir şehir!

Ne arabalar ne ticaret ne de lüks mağazalar için, sadece biz insanlar için. Halk yaşasın, gezsin, bir yerden bir yere rahatça ulaşsın diye. Şehir öyle bir düzenlenmiş ki, bisikletle ya da yürüyerek hiçbir güvenlik endişesi, kaza vs. korkusu olmadan, ağaç gölgelerinin altında devasa ve harika güzellikteki eski Sovyet dönemine ait binaları izleyerek dolaşabilirsiniz. Parklar meydanlar çocuklar, aileler, arkadaş grupları ve genç çiftlerle doluydu.

İnsanlar tıpkı internet öncesi dönemde dünyanın birçok şehrinde görüldüğü gibi cıvıl cıvıl yaşıyorlardı. Ben çocukken de dünya böyle bir yerdi, internet hiç yoktu ve televizyon kısıtlıydı. İnsanlar daha çok beraberdiler, evler bahçeli, sokaklar ağaçlıydı, şehirler insana dosttu, trafik ve gürültü azdı. İnsanlarda para azdı ama dayanışma çoktu, pazarlar ucuzdu. Az et ama çok sebze, meyve yerdik. Yapay yiyecekler, fast food daha her yeri sarmamıştı. Gerçekten şimdilere göre daha sakin, huzurlu ve mutluyduk. İşte şimdi Bişkek’te de ne gariptir ki sanki zaman makinasına binmiş ve 40 yıl öncesine ışınlanmıştım.

Ancak ışınlanma duygusunu yaratan sadece şehrin mimarisi değildi. İnsanların değer yapıları ve davranışları da bu duyguyu perçinliyordu. Gerçekten modern yaşamın dejenere edici yapısıyla bozulmamış, hala dürüst, çalışkan ve sevecen bir toplumla karşı karşıya olduğunuzu görüyordunuz, taksi şoföründen satıcısına, garsonundan polis memuruna kadar. Taksi şoförleri kimi zaman siz misafirsiniz diyerek para almak istemiyor ya da küsuratı almak istemiyorlardı. Garsonlar bütün kaprislerinize karşın sabırlı ve güler yüzlü davranmaya devam ediyorlardı. Sokaklarda tek bir çöp bile görmek mümkün değildi.

Bu toplumun hala daha modernleşmenin çirkinlikleriyle kirlenmemesinin birçok nedeni varsa da benim anlayabildiğim başlıca nedenleri şunlardı. Birincisi, Kırgızistan Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra henüz daha dışarıya (batı usulü kapitalizme) tam olarak açılmamıştı. Çin ve Rusya arasındaki konumu onu denge politikaları izlemeye ve Batıya daha mesafeli durmaya itiyordu. Yüzyıllar boyunca bozkırlarda ve yaylalarda (jailoo) yaşayan Kırgızlar, doğayla iç içe ve bağımsız bir yaşam sürmüştü ve bu göçebe kültür hala daha ülkenin yapısının temeliydi.

İkincisi Manas destanı gibi devasa hacimde bir destan onlara sağlam bir kültürel dayanak oluşturuyordu. Manas Destanı, Kırgız halkı için sadece edebi bir metin değil; parçalanmış boyları bir araya getiren, ulusal kimliği inşa eden ve toplumsal dayanışmayı canlı tutan en büyük birleştirici güçtü. 1990'lardaki bağımsızlık sürecinin ardından, destandaki felsefe devlet ve toplum düzeyinde "Manas'ın 7 Vasiyeti" olarak formüle edilmiştir. Bu ilkeler doğrudan toplumsal barışı hedefler. Bunlar başlıca: Halkın Bütünlüğü ve Birliği: İç çekişmelere karşı durmak. Milletlerarası Uyum ve Hoşgörü: Ülkedeki farklı etnik gruplarla barış içinde yaşamak. Doğa ile Uyum: Yaşanılan coğrafyayı korumak. Dürüstlük ve Adalet: Toplumsal güveni inşa etmek.

Kısacası bu küçük ülke, aslında insan yapısı ve kültürü göz önüne alındığında sağlam bir çekirdeğe sahipti ve henüz bu çekirdek parçalanmamıştı. Kırgızistan halkının gücünün göstergesi olarak biraz da bu yeni ülkenin siyasi geçmişine de bakmak lazım. Sovyet sonrası dönemde gerçekleşen üç büyük halk ayaklanması bu gücün bir kanıtı olsa gerek. Ülkede 2005, 2010 ve 2020 yıllarında üç ayaklanma olur. Hepsi de halk ayaklanmasıdır bunların. İlk ayaklanma olan 2005 ayaklanmasının nedeni 1990 yılından beri ülkeyi yöneten ilk Cumhurbaşkanı Askar Akayev'in otoriterleşmesi, aile fertlerini yönetime getirmesi, yolsuzluk iddiaları ve 2005 parlamento seçimlerine hile karıştırılmasıdır. Sonuç olarak Bişkek'teki merkezi hükümet binaları halk tarafından işgal edildi. Askar Akayev ülkeden kaçarak Rusya'ya sığındı. İktidara muhalif lider Kurmanbek Bakiyev geçti.

İkincisi, Nisan Ayaklanması / Halk Devrimi (2010) Nedeni: Yeni Cumhurbaşkanı Bakiyev'in de selefi gibi yolsuzluğa batması, muhalifleri bastırması, enerji fiyatlarına (elektrik ve ısınma) aşırı zam yapması. Gelişimi ve Sonucu: 6-8 Nisan 2010 tarihlerinde güvenlik güçlerinin göstericilere ateş açması sonucu yaklaşık 87 ile 100 arasında vatandaş hayatını kaybetti. Halk, Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nı (Ak Üy) bastı. Bakiyev önce ülkenin güneyine kaçtı, ardından Beyaz Rusya'ya sığındı. Geçici bir hükümet kurularak parlamenter sisteme geçiş yapıldı.

Üçüncü olarak da Ekim Olayları, Parlamento seçimleri protestoları gelir. Nedeni: 4 Ekim 2020 genel seçimlerinde barajı sadece hükümet yanlısı partilerin geçmesi ve muhalefetin organize ettiği oyların satın alınması iddialarıdır. Sonucu: 5 Ekim'de başlayan kitlesel protestolarda halk meclis ve cumhurbaşkanlığı binasını yeniden ele geçirdi. Seçim sonuçları iptal edildi. Dönemin Cumhurbaşkanı Sooronbay Ceenbekov istifa etmek zorunda kaldı. Olaylar sırasında cezaevinden göstericiler tarafından çıkarılan Sadyr Japarov (Sadîr Caparov) önce başbakan, ardından cumhurbaşkanı oldu.

Günümüzün gitgide totaliter ve baskıcı darbe ve siyasi düzenlemeleriyle karşılaştırınca Kırgızistan halkının tavrının son derece özgürlükçü ve demokratik olduğunu ve bu uğurda sert mücadelelerden kaçınmadıklarını da görüyoruz.

Böyle özgürlükçü bir mücadele içinde olmalarına karşın insanların son derece ılımlı ve yumuşak göründüğünü söyleyebilirim. Tabii bunlar benim kişisel hislerim. Keşke biz de böyle bir ülkede yaşasaydık diye düşünmeden edemiyordum, sanki dünyamız gereğinden fazla büyüdü ve kirlendi. Obez bir dünya olduk ve bu da sistemi sağlıklı yaşamak isteyen bireyler için çekilmez hale getiriyor. Bence hislerimize odaklanmalı ve dünyayı yeniden inşa etmeye başlamalıyız. Bu hisleri geliştirmenin bir yolu da dünyanın hala daha mutlu yaşayan, bozulmamış küçük ülkelerini yaşamaktır.

Tabii ki bir toplumu hissetmek için insanlarla çok derin ve uzun sohbetler etmenize gerek yoktur, onların bakışlarını, duruşlarını ve gülümsemelerini duyumsamak yeterlidir. Ancak konuşabilecek birilerini bulabilirseniz de ne ala. Ki bu konuda da çok şanslıydık ve Bişkek’ten sonra kaldığımız Karakol şehrindeki otelimizin sahibi olan ve çok iyi Türkçe konuşan Ahmet’le tanıştık. O bizim bir Kırgız’la doğrudan temas kurup saatlerce sohbet etme şansını yakaladığımız arkadaşımız oldu. Onunla, ailesiyle ve yaşadığı yerle temas etmemiz Kırgızistan’la ilgili deneyimlerimize başka bir anlam ve derinlik kattı. Ahmet’i tanımak sadece bir insan tanımak değildi, onun nezdinde bütün Kırgız halkıyla bağ kurmuş oluyorduk. Kendini çok iyi yetiştirmiş olan bu harika insana çok şey borçluyuz. Resmi tarih ya da kitaplar size doğrudan canlı bir insanla, bir şehirle ya da doğayla temas etmenin verdiği hakikat hissini veremez. Bir şeyler havada kalır. Bence gezmenin en önemli avantajı budur.

Ancak gezmekle ilgili sorun genelde içseldir. Kendi görüşlerimizi, doğrularımızı ve kültürel dogmalarımızı tek gerçek kabul eder ve başka yaşam biçimlerini genelde küçümseriz. O yüzden gerçek anlamda gezmek yerine yüzeysel izlenimler ediniriz. Bunu yenmenin yolu o ülkeyle bir tür aşk ilişkisi yaşamaktır bence. Geride kalan her şeyi bir kenara bırakarak yaşadığınız yere dünyanın en muhteşem yeri gibi bakabilmelisiniz.

Kırgızistan gezimizde beni en etkileyen anlardan biri, etnik bir müzik grubunun konserine katılmamızdı. Daha doğrusu onları otelimizin salonuna çağırmıştık. Eğitimli sanatçılardan oluşan bir gruptu. Kıyafetleri, kullandıkları enstrümanlar ve çalma biçimleriyle gerçek Kırgız müziğini dinleyebilmiştik. O müziği dinlerken binlerce yıllık bir kültürel birikimin harika tadını duyumsayabildik.

Müziğinden, doğasına ve insanına Kırgızistan’a özgü olan şeylere tanık olmak insan olmanın özüne bir yolculuk demekti bana göre. Bizler kendi dünyamıza gömüldükçe narsistleşiyoruz, başka şeyleri sevemiyoruz. Başka şeyleri sevemeyince kendimizi aşıp kendimizi de sevemiyoruz. Bütün dünyayla benliğimiz bir bütün aslında. O ve ben ayırımını yapan sadece zihinsel yapımız.

Günümüzün turizm anlayışı insanı gerçekten tatmin eden bir seyahat olanağı tanımıyor. Bunun nedeni biraz da bizim konforlu ve rahat gezmeyi bırakamamamız. Her şey planlı ve düzenli olunca gerçek karşılaşmalara pek fazla fırsat kalmıyor. İnsanı çevresine açık olması ve etrafında turistler için çizilmiş rotaların dışına çıkabilmesi çok önemli. Bazen doğaçlama yaparak farklı ortam ve etkinliklere katılmak gezi deneyimimizi olağanüstü ölçüde zenginleştirebilir.

Turizm bacasız sanayi olarak ülkelerin gelişiminde önemli bir kalkınma aracı gibi sunulmaya çalışılsa da gerçek pek de öyle değil. Dünyanın birçok doğal ve kültürel değeri ve güzelliği sağlıksız turizm yüzünden yok oluyor. Turistlerin ihtiyaçları giderilmeye ve bundan para kazanılmaya çalışılırken toplumlar yozlaşıyor. Şehirlerin köyleri doğal dokusu ve üretim biçimleri değişiyor ve yöreye özgü olan her şey bir tüketim aracına dönüşüyor. Örneğin geçen yıl Japonya’da Arakurayama Sengen Parkı’nda düzenlenen bir kiraz festivali katılımcıların çevreyi kirlettiği ve bölge sakinlerinin huzurunu kaçırdığı gerekçesiyle iptal edildi.

Yapay zekanın ve robotlaşmanın işleri elimizden alması gelecekte daha çok boş zaman ve daha fazla turistik aktivite demek. Bu aktiviteler dünyayı daha da yaşanmaz hale mi getirecek yoksa kültürler arası etkileşim bizi daha iyi bir dünyaya mı kavuşturacak? Yaşayarak göreceğiz, umudumuz yeni neslin dünyaya açık olması ve her ülkeden ve doğa parçasından bir şeyler öğrenip dünyayı daha yaşanabilir hale getirmesi.

2026 Temmuz Lefkoşa

Bu habere tepkiniz?

Paylaş

Yorumlar

İlgili Haberler