Gezmeyi, yeni yerler görmeyi sevmeyen çok az kişi vardır herhalde. İnsanoğlu kendini bildi bileli yollara düşmüş, dünyanın bütün zorlu coğrafyalarında sınırlarını zorlamış ve zamanla en ulaşılmadık yerlere bile ulaşıp yerleşmiş bir canlı türü.
Gezmek, görmek yeni şeyler öğrenmenin bir yolu olduğu kadar insana içsel açıdan da çok şey katan bir uğraş değil midir? Her şeyden önce gezen insan kendi alışkanlıklarını, kültürünü bırakmaya zorlanır. Gezen insan sabit bir mekâna bağlı kalmamayı öğrenmek durumundadır. Özellikle uzun süren gezilerde bir şehirden ötekine bir otel odasından diğerine doğru akarken iyi bir gezgin hiç bir yere bağlanmadan zamanla her yeri evi gibi görmeye başlar. Gerçi günümüzde gezginler çoğu kez sadece adı yeni olan ama aslında tümüyle birbirine benzer yerlere gitmek zorunda kalıyorlar. Küreselleşme her şeyi birbirine benzer kılmaya başladı ve aslında “başka bir yer” başka bir yer olmaktan çıktı. Aynı tarz sokaklar, oteller ve restoranlar bütün turistik destinasyonları sarmış durumda.
Günümüzde daha tam küreselleşememiş ya da vahşi kapitalizmin yarattığı yıkımdan etkilenmeden kimliğini ve kaynaklarını az da olsa kurtarabilmiş kalan birkaç ülke var. Bunlar genellikle köşede bucakta kalmış, küçük ve kaynakları da sömürmeye değmeyecek kadar az olduğu için “ihmal edilmiş” bir bakıma. Bunlardan birisi de Kırgızistan. Geçen sene doğasının ve bakirliğinin ününü duyup ilk kez görme fırsatı bulduğum bu harika ülkeye bu yıl tekrar arkadaşlarımı da yanıma alarak gittim.
Harika ve bakir bir doğayı dünyanın başka birçok ülkesinde bulsanız da Orta Asya’nın özellikle bu bölgesinin beni etkileyen başka çok önemli yönleri ise yaşam biçimi, kültürü ve politik yapısı oldu.
Bir ülke hakkında derinlemesine bilgi sahibi olmadan önce orayı kendi gözlerimle, hiçbir bilgiyle koşullanmadan görmeyi isterim. Bu yüzden coğrafyası ve tarihi hakkında bir şeyler okusam da, okuduklarımı bir kenara koyup gördüklerime, hissettiklerime odaklanmak bana o ülkeyi daha sahici bir biçimde yaşıyorum duygusunu yaşatır. Kırgızistan’a vardığım ilk andan itibaren hiçbir düşüncenin zihnimi bulandırmasına izin vermemeye çalıştım. Örneğin bir ülkeye gelişmiş ya da geri kalmış demenin ne anlamı var ki? Yüz sene öncesinin ya da sonrasının perspektifinden baktığınızda bu kelimeler anlamını yitirmez mi zaten?
Bence kafamızda bir ülke hakkında modern, gelişmiş ya da geri kalmış gibi bir perspektif varsa o ülkeyi ve insanlarını tam olarak hakkını vererek deneyimleyemeyiz. Benim için önemli olan o ülkede gezerken her şeyi kendi içinde bir bütün olarak görüp algımı kapatan hiçbir yargıda bulunmadan yaşamaktır. O ülke hakkında bazı değerlendirmelerimiz ve görüşlerimiz oluşabilir ama bunlar kapı kapatan değil kapı açan görüşler olmalıdır, yani o ülkeyi ve insanını daha çok merak etmemize ve keşfetme arzusu içinde olmamızı sağlayan görüşler. Ben ve şu an içinde bulunduğum yabancı ülke ikilemi yanlış bir ikilemdir. Her yer yabancıdır ve hiçbir yer yabancı değildir.
Zamanda Yolculuk
Kırgızistan’a varınca ilk izlenimim zamanda geriye doğru yolculuk yaptığım ama bir yandan da şimdide kalmayı başardığımdı. Birçok semti ve sokaklarıyla Bişkek şehri ve insanları sanki 1980ler ve öncesinde gibiydi. Ama öte yandan da günümüzde olduğumuzu bize hatırlatan birçok şey şehrin dokusuna işlemişti. Zamanın akması sadece takvimin geçmesi ve sayıların değişmesi değildir. Zaman akarken geçmişle şu anı birleştirip yeni biçimlerle daha yaratıcı ve üretken oluşumlar da yaratabilir. Ya da geçmişi silerken salt modern olma zorlantısıyla zamanı (geçmişten günümüze doğru akan) yok da edebilir. Birçok büyük şehirde eski yaşam öylesine gaddarca silinmiştir ki ya tamamen yok olmuştur ya da devasa gökdelenlerin altında kalan birkaç bina kırıntısı geçmişin ne kadar sefil bir yaşam olduğunu hissettirmek için öylece bırakılmış gibidir.
Oysa Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te eski ve yeni yan yana birbirlerini kıskanmadan duruyorlardı sanki. Ancak daha da güzeli koca bir şehir ve bütün bu yapılar önceden çok yoğun orman olan ve etrafı karlı dağlarla çevrili dümdüz bir ovada kurulmuş olduğundan aslında burası bir orman şehirdi. Yani orada doğayla kent bütünleşmişti.
Sovyetler Birliğinin bir parçası olduğu dönemde şekil alan şehir insani bir yaşam için gerekli bir mimari düzenlemeyle inşa edilmiş görünüyordu. Şehir, yolların birbirini dik kestiği ızgara plan üzerine kurulmuştu. Bütün araba yolları binalardan devasa genişlikte kaldırımlarla ayrılıyordu. Bunlara sadece kaldırım demek de mümkün değildir, bunlar içinde su kanallarının ve ağaçlık bir bölümün yer aldığı kocaman yaşam alanlarıdır. Sokaklar, çoğu iki tarafında dar sulama kanallarıyla çevrili bir ızgara düzenini takip eder; bu kanallar, sıcak yaz aylarında gölge sağlayan ağaçlara su sağlar.
Şehirde sabah akşam dolanarak iki üç gün geçirdikten sonra duyduğum hayranlık ve mutluluk gitgide yoğunlaşmaya başlamıştı.
İşte bu! İşte bu! deyip duruyordum içimden Bişkek sokaklarında yürürken. Hislerimin derinine indiğimde keşfettiğim şey şuydu: işte bizler için inşa edilmiş bir şehir!
Ne arabalar ne ticaret ne de lüks mağazalar için, sadece biz insanlar için. Halk yaşasın, gezsin, bir yerden bir yere rahatça ulaşsın diye. Şehir öyle bir düzenlenmiş ki, bisikletle ya da yürüyerek hiçbir güvenlik endişesi, kaza vs. korkusu olmadan, ağaç gölgelerinin altında devasa ve harika güzellikteki eski Sovyet dönemine ait binaları izleyerek dolaşabilirsiniz. Parklar meydanlar çocuklar, aileler, arkadaş grupları ve genç çiftlerle doluydu.İnsanlar tıpkı internet öncesi dönemde dünyanın birçok şehrinde görüldüğü gibi cıvıl cıvıl yaşıyorlardı. Ben çocukken de dünya böyle bir yerdi, internet hiç yoktu ve televizyon kısıtlıydı. İnsanlar daha çok beraberdiler, evler bahçeli, sokaklar ağaçlıydı, şehirler insana dosttu, trafik ve gürültü azdı. İnsanlarda para azdı ama dayanışma çoktu, pazarlar ucuzdu. Az et ama çok sebze, meyve yerdik. Yapay yiyecekler, fast food daha her yeri sarmamıştı. Gerçekten şimdilere göre daha sakin, huzurlu ve mutluyduk. İşte şimdi Bişkek’te de ne gariptir ki sanki zaman makinasına binmiş ve 40 yıl öncesine ışınlanmıştım.
Ancak ışınlanma duygusunu yaratan sadece şehrin mimarisi değildi. İnsanların değer yapıları ve davranışları da bu duyguyu perçinliyordu. Gerçekten modern yaşamın dejenere edici yapısıyla bozulmamış, hala dürüst, çalışkan ve sevecen bir toplumla karşı karşıya olduğunuzu görüyordunuz, taksi şoföründen satıcısına, garsonundan polis memuruna kadar. Taksi şoförleri kimi zaman siz misafirsiniz diyerek para almak istemiyor ya da küsuratı almak istemiyorlardı. Garsonlar bütün kaprislerinize karşın sabırlı ve güler yüzlü davranmaya devam ediyorlardı. Sokaklarda tek bir çöp bile görmek mümkün değildi.
Bu toplumun hala daha modernleşmenin çirkinlikleriyle kirlenmemesinin birçok nedeni varsa da benim anlayabildiğim başlıca nedenleri şunlardı. Birincisi, Kırgızistan Sovyetler Birliğinin dağılmasından sonra henüz daha dışarıya (batı usulü kapitalizme) tam olarak açılmamıştı. Çin ve Rusya arasındaki konumu onu denge politikaları izlemeye ve Batıya daha mesafeli durmaya itiyordu. Yüzyıllar boyunca bozkırlarda ve yaylalarda (jailoo) yaşayan Kırgızlar, doğayla iç içe ve bağımsız bir yaşam sürmüştü ve bu göçebe kültür hala daha ülkenin yapısının temeliydi.






