Aidiyetin Mimarlığı Üzerine Denemeler 2:
Aidiyet, Bağlılık ve Omerta-Sessizlik Yeminleri
Bir Sözcük, Bir Kapı
Geçen yıl Evrim Kuran’dan aldığım kapsayıcılık eğitiminde dikkatimi en çok çeken sözcüklerden biri “omerta” olmuştu. Bir şekilde bana Kıbrıs'ta yaşadığımız kolektif hayatı, aile bağlarımızı, iş yerlerindeki ilişkilerimizi ve babamın da bir zamanlar mensubu olduğu politik partilerdeki “neredeyse tarikat gibi” ilişki biçimini işaret ediyordu.
Omerta İtalyanca bir kelime. Kökeni Güney İtalya'ya, Sicilya'nın halk ağzına dayanıyor. Zamanla “onurunu korumak, ilişkileri zedelememek için sessiz kalmak” anlamını kazanmış. Mafya kültüründe de temel bir ilkeyi anlatıyor: Omertaya uymayan biri ihanet etmiş sayılır, ağır bir bedel öder. Kısacası omerta, ortam güvenli olmadığı halde ilişkilerin o kadar kıymetli görülmesi yüzünden kimsenin sesini çıkaramadığı bir hâli anlatıyor. Paradoks da tam burada: ilişkiler ne kadar iyiyse, omerta etkisi de o kadar çok devreye giriyor. Sonuç olarak omerta bize, gerçek bir diyalog için hem ortamın güvenli hem de ilişkilerin iyi olması gerektiğini anlatan ve hatırlatan bir sözcük. Şimdilik burada dursun.
Mensubiyet, Bağlılık, Aidiyet
Geçen yazımda aidiyet, mensubiyet ve mülkiyet üzerine düşünmüştüm. Şimdi bu üçlüye bir dördüncüyü eklemek istiyorum: bağlılık. Bu sözcüğü tam olarak nereye koyacağımı düşünürken, bir zaman önce YouTube’da dinlemiş olduğum “Kitabın Ortası” sohbetlerinden birini hatırladım. (1) Konu çalışan bağlılığıydı ve orada geçen bir cümle beni durdurmuştu: bağlılık ya da sadakat “Platonik bir aşk değil, transaksiyonel bir durum."
İlk duyduğumda biraz burkuldum, çünkü ben bağlılık sözcüğünü hep sıcak, duygusal bir yere koymuştum. Ama düşündükçe, kendi hikâyeme baktıkça, bu tanımın ne kadar açıklayıcı olduğunu gördüm. Bağlılık her zaman sevgiden doğmuyor; bazen bir alışverişten, bazen ödenen bir bedelden de doğabiliyor. Belki de tam bu yüzden aidiyetle aynı şey değil.
Kendi hayatıma dönüp bir bakınca bu sözcükleri en net gördüğüm yer siyasi bir yapıydı: Cumhuriyetçi Türk Partisi — yani hepimizin dilindeki şekliyle “CTP”. Gençlik yıllarıma damgasını vuran, sonrasında da benim için en değerli düşünce mekânlarından biri olmayı sürdüren bir yapı. Babamın içinde yaşadığı, benimse hep eşiğinde durduğum ev.
Babam 1970'li yıllarda CTP’ nin yeni bir mensubuydu — zamanla yürekten bağlı üyesi, yirmi yıllık lideri, son aşamada ise ihraç edilen itaatsiz bir mensubu oldu. Babamla CTP arasındaki ilişkide üç kavramdan da söz edebiliriz: mensubiyet, bağlılık, aidiyet. Bu ilişkide hepsi vardı.
Ama hepsi bir arada olsa bile bu, her şeyin yolunda olduğu anlamına gelmiyordu. Babamın bünyesi, o yılların parti kültürünün ayrılmaz parçası olan içki sofralarını kaldırmıyordu. Her Parti Meclisi toplantısından sonra eve gelir, saatlerce kusar, ardından hastalanırdı. Buna rağmen toplantı sonrasında düzenlenen, neredeyse korsan sayılabilecek artçı buluşmaların hiçbirini kaçırmazdı. Niye? Dışlanmamak için. Mensubiyetini sürdürebilmek, bağlılığını bir kez daha kanıtlayabilmek için. Partinin lideriydi — ama kendini kapsanmış hissedebileceği bir masada belki de hiç olmadı.
Babamın ailesiyle kurduğu ilişkiye bakınca tablo değişiyordu. Kardeşlerim ve ben, daha çocukluğumuzun ilk yıllarında babamızı CTP’ ye verdiğimizi kabullenerek büyüdük. Bir başka deyişle “babamızdan CTP uğruna vazgeçtik”. Bu bizden yazılı ya da sözlü olarak istenen bir şey değildi. Ailemizde sessiz, görünmez bir kural olarak vardı ve biz de bunu çok erken yaşta anlamıştık. Babamız ailesine değil, toplumuna ve toplumsal değerler uğruna mücadele veren CTP’ ye aitti. Bizler de kendimize ya da topluma ait bireyler değildik. Ailenin mensupları olarak büyüklerimize bağlı ve ait olmamız bekleniyordu — ama gerçekte hissettiğimiz böyle bir aidiyet yoktu.
Kardeşlerim adına konuşamam, ama ben kendimi aileme ve babama ait hissetmiyordum. Çünkü aidiyet geliştirebileceğimiz türde bir ilişkimiz yoktu zaten. Aileme çok bağlıydım, onları çok seviyordum; bu ilişki güçlüydü. Ama bu güçlü bağlılık psikolojik güvenlik üretmiyordu. Hatta bağlarımız ne kadar güçlüyse, güvensizlik de o kadar derinleşebiliyordu. Aramızda bir bağ vardı, ama bu “asimetrik” bir bağdı. Ailenin en gençleriydik, çocuklarıydık; oradaydık, sayılıyorduk. Ama
sadece büyüklerimizin adeta bir mülkü ya da bir uzantısı olmayı kabul ettiğimiz sürece masada bir sandalyemiz vardı. Sesimiz yoktu.
Kızıldan Yeşile
CTP, sol hareketin söylemlerine bağlı bir parti olarak kendini önceleri, doğal olarak, solu benimsemiş kişilerin mensubiyeti üzerinden tanımlıyordu — en azından 1970’lerde böyleydi. Glasnost, Demir Perde’nin düşüşü ve Sovyetler Birliği'nin çöküşüyle beraber sol ve sosyalizm, hatta komünizm, çok tartışılır oldu. CTP de bu tartışmalardan nasibini aldı ve gerekli bulduğum bir dönüşüme imza attı. 1998'de “Birleşik Güçler” ismiyle kapılarını (sözüm ona) “tam solcu, tam kırmızı” olmayan kişilere de açtı. Parti daha çeşitliliğe açık, daha kapsayıcı bir söylemle genişledi, büyüdü.
Ama rengi kızıldan yeşile (2) kayınca, içeride başka bir ataerkil sinizm, bıyık altı gülmeler, bir hor görme kendini gösterdi. Açık bir ihraç ya da linç kültürü olmasa da bazı mensuplar “liberal” olmakla suçlanmaya, etiketlenmeye başladı.
Omerta paradoksundan yeniden işte burada söz edebiliriz — hem CTP örneğinde hem de o zamanki Çekoslovakya'da, bugünkü Çekya’da, eğitim gördüğüm yıllarda gözlemlediğim kadarıyla, sosyalist rejimleri içten içe yiyen bir şeydi bu paradoks. Kaçış yoktu. Niyet edilen bir devrim veya değişim uğruna herkes birbirinin “yoldaş”ı ve sırdaşıydı. Bu yoldaşlar politik idealler uğruna kenetlenmiş iyi veya sıkı ilişkiler içindeydi. Ama bu bağlılık, psikolojik güvenliğin olmadığı bir ortamda kurulduğu için samimiyetten ve kırılganlıktan yoksundu.
İmar edilen alan aidiyet üretmiyordu.
Sol kendi içinde bu aidiyeti oluşturamamış olmanın yanında, mikro ve makro ölçeklerde kopuşlar yaşadı. “İçimizde yaşanan sorunlar içimizde kalır” yaklaşımı etkisini yitirmeye başladı.
Meyhane Masalarında Verilen Sessizlik Yeminleri
Politik partiler veya dernekler bizim gönüllü olarak katıldığımız alanlar. Ancak bu kültür yalnızca politikada değil, ekmek kavgası yüzünden bulunmak zorunda olduğumuz iş yaşamında da karşımıza çıkıyor. İş hayatımda benim gözlemlediğim şuydu: “Başarı” — ki başarının tanımı da çok tartışılabilir —çoğu zaman erkekler arasında kurulan yakın ilişkiler üzerinden ilerliyordu, iş anlaşmalarının son hâli meyhane sofralarında dönen sohbetlerde belirleniyordu. Toplantı masasında konuşulamayan birçok şey orada konuşuluyordu.
Çocukluğumdan beri kafama takılan bir şey vardı: Çekler kadeh kaldırırken “na zdravi” der, yani sağlığa. İngilizler “cheers” der. Bizde ise “şerefe”. Neden bizim kadehimiz sağlığa değil de şerefe kalkıyordu? Bu şeref neden bu kadar önemliydi?






