Akdeniz’in üçüncü büyük adası Kıbrıs, dünyanın pek az coğrafyasına nasip olan bir iklime sahiptir. Yılın büyük bölümünde güneşin yüzünü gösterdiği, soğuğun adeta uğramadan geçtiği bu ada, özellikle de en güzel sahillerine sahip Kuzey Kıbrıs, turizm açısından gerçek bir cennettir.
Peki, bütün bunları neden anlatıyorum?
Çünkü Kuzey Kıbrıs, sahip olduğu doğal güzelliklerin yanı sıra güvenli yaşam koşullarıyla da önemli bir ayrıcalığa sahiptir. Ben her zaman söylerim: Her Kıbrıslı birey, adeta bir güvenlik kamerası gibidir. İngiltere’de uygulanan Neighbourhood Watch sisteminin benzeri, Emniyet Genel Müdürümüz Sayın Ali Adalıer’in öncülüğünde ülkemizde de hayata geçirilmiştir. Komşuların birbirlerine ve çevrelerine göz kulak olması, şüpheli durumları güvenlik güçlerine bildirmesi, toplumsal güvenliğe önemli katkılar sağlamaktadır.
Ancak bir ada ülkesinin turizmde başarılı olabilmesi için güvenlik kadar önemli bir başka unsur daha vardır: Ulaşım.
Ne yazık ki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, yıllardır maruz kaldığı haksız izolasyonlar nedeniyle bu konuda ciddi sıkıntılar yaşamaktadır. Bana göre ulaşımı olmayan turizm, iki kolu ve iki bacağı olmayan bir insana benzer.
Geçmiş yılları hatırlıyorum. Ülkemizde yollar yetersiz, elektrik ve su imkânları oldukça sınırlıydı. Turizm ağırlıklı olarak İngiltere’den gelen misafirlerle yürütülüyordu. Mersin’den günde bir feribot, Türkiye’den ise sınırlı sayıda uçak seferi gerçekleştiriliyordu. Londra uçuşlarının uzun sürmesi nedeniyle birçok Kıbrıslı ve turist, Güney Kıbrıs üzerinden seyahat etmeyi tercih ediyordu.
Bir zamanlar “Yeşil Ada” olarak anılan Kıbrıs’ın eski yeşilliğini de bugün özlemle hatırlıyorum. Yaşanan büyük yangınların ardından dikilen ağaçlara rağmen, o eski doğal dokunun yeniden oluştuğunu görmeye ömrüm yeter mi, bilmiyorum.
Turizm’in geçmişine baktığımda beni en çok üzen konulardan biri ise Kıbrıs Türk Hava Yolları’nın kaybedilmesidir. Yanlış yönetim anlayışları, bürokrasinin hantallığı ve liyakat eksikliği nedeniyle kendi hava yolu şirketimizi ne yazık ki yaşatamadık.
Bugün hâlâ tabelası yerinde duruyor. Merit Lefkoşa Oteli’ne her gidişimde o tabelaya bakar, içimde derin bir hüzün hissederim. Çünkü o tabela benim için yalnızca kapanmış bir şirketi değil, ülkemizin kaybettiği önemli bir değeri temsil ediyor.






