Değerli hocam Prof. Dr. Özdemir Nutku, birçok kitabında ısrarla şu ifadeyi kullanır; “Kültürel kalkınmanın enerji merkezi sanattır. Tiyatro da bu enerji merkezinin kısa yoldan etki sağlayan bir santralidir”
Işıklar yoldaşı olsun Özdemir Nutku Hocamın bu sözü, sanatın toplumların gelişimindeki belirleyici rolünü ve tiyatronun bu gelişimi gerçekleştirmedeki özel gücünü ve işlevini anlatan son derece anlamlı, aydınlatıcı bir sözüdür. Tiyatroyu, toplumsal ve kültürel kalkınmanın, aydınlanmanın pusulası olarak görür.
Kültürel kalkınmayı temel almayan, ekonomik kalkınmanın ve demokratikleşmenin de başarısızlığa uğradığını, dünyamıza baktığımızda çok açık bir şekilde görebiliriz. Yani kültürel kalkınmadan yoksun her alandaki kalkınma, gelişme ve demokratikleşme çabaları başarısızlıkla sonuçlanabilir.
Kalkınma yalnızca ekonomik veya teknolojik ilerleme değildir. Bir toplumun gerçekten gelişebilmesi için insanların düşünce ve ruh dünyasının zenginleşmesi, sorgulama ve eleştirme yeteneğinin gelişmesi, estetik duyarlılığının artması ve farklı insanları, farklı düşünceleri hoşgörüyle, çok sevdiğim bir deyişle; “Uhulet ve Suhuletle” anlayabilmesi, saygı göstermesi gerekir. Yani demokrasi kültürünün de gelişmesi lazımdır. İşte sanat, bütün bu süreçlerin enerji kaynaklarından biridir. Tiyatro da bu enerji merkezinin kısa yoldan etki sağlayan bir santralidir.
Dünyamıza tarihsel bir perspektiften baktığımızda, çağdaş kültür yaratan toplumlarla çağdaş kültür yaratamayan ya da yaratma gücünü kaybeden toplumlar arasındaki uçurumun giderek derinleştiğini görürüz. Çünkü kültür, yalnızca geçmişe, düne ait olan bir şey değildir. Kültür aynı zamanda bir toplumun düşünme, sorgulama, yaratma ve kendi geleceğini kendi düşüncesi-duygusu-iradesi ile kurma gücüdür. Bu güç o toplumun aklını, duygularını ve iradesini kullanabilmesinden gelir.
Çağdaş ve demokratik bir kültür yaratamayan toplumlar zamanla yalnızlaşır, diyalog kurma ve kendini ifade etme gücünü kaybeder. Kendi kültürel üretimi zayıfladıkça, başka toplumların kültürel değerleri ve yaşam biçimleriyle yaşamaya başlar. Bu durum ise, kültürel bağımlılığı ve kültür emperyalizmini getirir.
Yanlış anlaşılmasın dünyaya kapanmaktan bahsetmiyorum. Tam tersine başka kültürlerle ilişki kurulmalı, diyaloga girilmeli elbette. Hem de acilen! Ama bunu yaparken bir toplum kendi değerlerini ve üretkenliğini, yaratıcılığını koruyabilmeli ve geliştirebilmelidir.
Genellikle bizimki gibi kapalı, üretimin hemen her alanından kopmuş toplumlar, derin bir toplumsal varoluş kaygısıyla yaşarlar... “Tükeniyoruz”, “yok oluyoruz”, “bizi biz yapan değerleri kaybediyoruz” korkusuyla… Böyle bir korkuya kapılan toplum, geleceği kurmaktan çok geçmişe tutunmaya başlar. Böylece bütün enerjisini elindekini korumaya harcar. Ne var ki yalnızca geçmişe sığınmak, sonunda geçmişi de koruyamaz hâle getirir böylesi toplumları.
Çünkü bir kültürü yaşatmak, onu bir fanusun içinde dondurmakla olmaz. Bir kültürü korumak ancak gelenekten geleceğe yürüyebilmek, geçmişin birikiminden yeni, çağdaş ve demokratik değerler üretebilmekten geçer. Üretemeyen toplum ise giderek kendi içine kapanır, tıkanır, şikâyet eder, sızlanır ve sonunda korumaya çalıştığı kültürel mirasla arasındaki canlı bağı da koparır. Geçmiş, ancak geleceğe açılan bir yol hâline getirilebildiği ölçüde yaşar.
GELENEKTEN GELECEĞE YÜRÜMEK...
Kültür, geçmişten geleceğe uzanan güçlü bir köprüdür. Bir toplumun gelenekleri, görenekleri, dili, sanatı ve yaşam biçimi, geçmişten günümüze taşınan önemli kültür değerleridir. Bu değerleri korumak ve gelecek nesillere aktarmak, toplumların kimliklerini kaybetmeden gelişebilmeleri açısından büyük önem taşır.
Kültür, geçmişten geleceğe uzanan ve her kuşağın yeniden şekillendirdiği canlı bir mirastır. Geçmişte var olan kütür ve folklor değerlerini korumalıyız. Ancak gelenekten geleceğe yürümek, geçmişte var olan değerleri olduğu gibi tekrarlamak anlamına gelmez. Tam tersi geçmişte var olan değerleri çağın ihtiyaçları, düşünceleri ve estetik anlayışıyla yeniden yorumlayarak, yaratmak ve geleceğe taşımaktır. Bu nedenle gelenek ile çağdaşlaşma birbirinin karşıtı değil, birbirini besleyen iki önemli unsurdur.






