Çocuk gelişimi ve eğitim uzmanı Emine Ergün, çocuklara sınır koymanın önemini Genel Müdürümüz Pınar Savun’a anlatarak sınırsız özgürlüğün çocuklar üzerindeki etkisine dikkat çekti.
“Sınırsız özgürlük en büyük kötülük”… Ankara’da, Emine Ergün’ün kendi adını taşıyan Çocuk Gelişim Merkezinde gerçekleştirdiğimiz söyleşide modern ebeveynliğin açmazlarını, çocuklara sınır koymayı, ekran maruziyetini ve anne babaların giderek büyüyen “Çocuğumu travmatize eder miyim?” korkusunu konuştuk. Ergün, “Bir çocuğa sınırsız özgürlük vermek, ona yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. Çocukların eline o kadar fazla güç verdik ki bu gücü kontrolsüz kullanıyorlar.” dedi.
“Bağırmak ve ceza vermek otorite değildir”… “Bağırmak otorite değildir, ceza vermek otorite değildir” diyen Emine Ergün, sağlıklı ebeveynliğin temelini sevgi, şefkat, güven ve tutarlılığın oluşturduğunu vurguladı. Ergün, anne babalara da önemli bir mesaj verdi: “Hatasız anne baba olmaya çalışmak zaten en büyük hata. Hatanızı fark edip düzeltmek için çaba gösteriyorsanız yeterince iyi bir anne babasınız.”
Pınar SAVUN- ANKARA
Çocuk yetiştirmek hiçbir dönemde kolay değildi. Ancak bugünün anne babalarının işi belki de geçmiş kuşaklardan daha karmaşık. Çünkü artık yalnızca çocuğun ihtiyaçlarıyla değil; sosyal medyadan yayılan yüzlerce ebeveynlik tavsiyesiyle, “mükemmel anne-baba” olma baskısıyla, ekranlarla ve belki de en önemlisi çocukta travma yaratma korkusuyla karşı karşıyalar.
Çocuğa “hayır” demek yanlış mı? Sınır koymak onu baskılamak anlamına mı geliyor? Çocuğun hiç üzülmemesi, hiç hayal kırıklığı yaşamaması gerçekten iyi ebeveynliğin göstergesi mi? Telefon ve tabletle büyüyen çocukları hangi riskler bekliyor? Peki, anne babalar çocukları için her şeyden vazgeçerken, farkında olmadan hem kendilerine hem de çocuklarına başka bir yük mü yaratıyor?
Bu soruların peşinden Ankara’da Çocuk Gelişimi ve Eğitimi Uzmanı Emine Ergün’ün Çocuk Gelişimi Merkezinin kapısını çaldım.
Ergün’le sohbetimizde çocukların neden sınırlara ihtiyaç duyduğundan anne-baba otoritesine, ekran maruziyetinden okul yaşamına, öğretmen-veli ilişkisinden boşanma sürecinde çocukların korunmasına kadar geniş bir yelpazede konuştuk.
Sohbet ilerledikçe aynı noktaya tekrar tekrar döndük: Çocuğu sevmek, ona sınırsız bir dünya sunmak anlamına gelmiyor.
Emine Ergün, günümüz ebeveynlerinin en büyük yanılgılarından birinin, sınır koymayı sevgisizlik ya da çocuğu travmatize edecek bir davranış olarak görmek olduğunu söylüyor. Ona göre çocukların sevgiye ve şefkate olduğu kadar sınıra, tutarlılığa ve güvenebilecekleri bir anne-baba otoritesine de ihtiyaçları var.
Ve belki de söyleşimizin anne babaları en fazla rahatlatacak cümlesi şu:
“Hatasız anne baba olmaya çalışmak zaten en büyük hata.”
İşte Ankara’da Emine Ergün’le çocukları, anne babaları ve değişen ebeveynlik anlayışını konuştuğumuz söyleşimiz…
Pınar Savun: Kitabınızda “Çocuklar sınırsız sever” diyorsunuz. Peki, çocuklar gerçekten neden sınıra ihtiyaç duyar?
Emine Ergün: Aslında yalnızca çocukların değil, bütün canlıların sınırlara ihtiyacı var. Evimizde bir kedi ya da kuş beslediğimizde bile onun yaşamında belli sınırlar oluşturuyoruz. Çocuklar gibi yetişkinlerin de sınırlara ihtiyacı var. Çünkü sınırlar, uyum göstermemizi sağlar. Bu da toplumsal hayata adapte olabilmek açısından son derece önemlidir.
Pınar Savun: Peki, sınır çizmekle fazla otoriter olmak arasındaki o ince çizgiyi nasıl ayarlamak gerekiyor?
Emine Ergün: Otoriter olmak dediğimizde, bizim kuşağın ebeveynlik konusundaki referans noktası genellikle kendi anne babaları oluyor. Bizim anne babalarımız oldukça otoriterdi. Hatta bazen o kadar otoriterlerdi ki onların yanında konuşmakta bile zorlanırdık. Bu nedenle otoriteyi baskıyla eş değer görmeye başladık.
Oysa otorite, en başta çocuğun anne ve babasını ciddiye almasıdır. Çocuk, anne babasının istemediği bir şeyi defalarca ve bilerek yapıyorsa o ilişkide bozulmuş birtakım dinamikler var demektir. Önce bunları düzeltmek gerekir. Bağırmak otorite değildir. Ceza vermek otorite değildir. Çocuğu bir şeylerden mahrum bırakmak da otorite değildir. Otorite; çocuğun gözünde ciddi ve tutarlı olabilmek, “evet”i “hayır”a, “hayır”ı “evet”e sürekli çevirmemek, çocuğun ihtiyacıyla isteğini doğru ayırt edebilmektir. Bunları yaptığınızda çocuk zaten sizi ciddiye alır. Kendi çocukluğumuzu düşünelim. Aşırı otoriter, baskıcı ve ceza veren ebeveyne karşı öfke duyabilirdik. Ama bizi seven, bize şefkat gösteren ebeveyni üzmemek için elimizden geleni yapardık. Dolayısıyla otoritenin içinde baskı ve zorbalık değil; şefkat, sevgi ve güven olmalı. Ama çocuk, anne babasının otoritesini gördüğünde nerede frene basacağını da bilmeli.
Pınar Savun: Bunun için “Artık geç kaldık” denilebilecek bir yaş var mı? Örneğin çocuk ilkokulu, ortaokulu bitirmiş, liseye gelmişse bu ilişki yine de dönüştürülebilir mi?
Emine Ergün: Dönüştürme şansımız her zaman var. Ancak neyi, ne kadar dönüştürebileceğimiz çocuğun yaşına göre değişiyor. Okul öncesi dönemde müdahale ettiğimizde sorunları çok daha kolay çözebiliyoruz. İlkokul döneminde biraz daha zorlanıyoruz. Ergenlik dönemine geldiğimizde ise işimiz maalesef çok daha zor. Çünkü ergenliğin kendi içindeki iniş çıkışlarına bir de aile içindeki ilişkiyi yeniden düzenleme süreci eklendiğinde çocuklar çok yüksek reaksiyonlar gösterebiliyor. Bu nedenle erken farkındalık, erken yardım ve davranışları erken dönemde düzenlemek çok önemli.
Pınar Savun: Bir ebeveyn “hayır” dedikten sonra çocuğunun ağlamasına dayanamayıp kararından vazgeçtiğinde çocuk ne öğreniyor?
Emine Ergün: Çocuk şunu öğreniyor: “Yeterince zorlar, yeterince baskı uygularsam annem ya da babam kararını değiştirebilir.” Sonra da her seferinde dozu biraz daha artırıyor. Çünkü çocuk kendi dünyasında şöyle düşünüyor: “Dün kabul ettin, bugün neden etmiyorsun? Dün evet demiştin, bugün neden hayır diyorsun?” Çocuğun mantığında bu son derece tutarlı. Örneğin dün üç dondurma yemesine izin verdiniz, bugün “Bir tane yiyebilirsin” diyorsunuz. Çocuk da “O zaman dün neden izin verdin?” diye soruyor. Aslında kendi açısından son derece haklı.
Pınar Savun: Bu, ebeveyn açısından da oldukça zor. Hayatın akışı içerisinde sürekli kendi davranışını kontrol etmek zorunda. Sizce insanlar çocuk sahibi olmadan önce bir eğitimden, hatta belki bir terapi sürecinden geçmeli mi?
Emine Ergün: Keşke anne baba olmadan önce gidilebilecek bir “anne baba okulu” olsa. Eşler orada çocuk nasıl büyütülür, gelişimsel dönemler nelerdir, çocuğun zorlayıcı dönemleri hangileridir, çocukla nasıl iletişim kurulur ve sınırlar nasıl belirlenir, bunları öğrense. O zaman işimiz çok daha kolay olurdu. Çünkü biz çoğunlukla anne babaların yaptığı hataları sonradan düzeltmeye çalışıyoruz. Hatalı öğrenilmiş bir şeyi düzeltmek, en başta doğrusunu öğretmekten çok daha zor. Tehlike çanları çaldıktan sonra anne babanın çok emek vermesi gerekiyor. Maddi, manevi ve zamansal anlamda ciddi bir emekten söz ediyorum. Anne babalar bazen “Bir uzmana gideriz, bizimle konuşur, çocuğumuzu değerlendirir, ne yapacağımızı söyler ve sorun çözülür” diye düşünüyor. Ama uzmanın söylediklerini evde uygulamazsanız sonuç alamazsınız. Aynı şey çocukların terapileri ve özel eğitim süreçleri için de geçerli. Çocuğu terapiye götürmek turistik bir gezi gibi kalıyorsa işe yaramaz. Terapistin söylediklerini evde uygular, çocukla bağınızı güçlendirir ve iletişiminizi düzenlerseniz terapinin faydasını çok daha fazla görürsünüz. Çünkü bu işin bel kemiği evdir.
Pınar Savun: Son yıllarda ebeveynlerde çocuklarını “travmatize etme” korkusu görüyoruz. Her hayal kırıklığı çocukta travma yaratır mı?
Emine Ergün: Kesinlikle hayır. Bu travmatize etme korkusunun yaygınlaşmasında sosyal medyanın ciddi etkisi olduğunu düşünüyorum. “Çocuğuna öyle bakma, böyle söyleme, sesini yükseltme…” Anne babalar artık ne söyleyeceklerini, çocuklarına nasıl davranacaklarını şaşırdılar. Bu durum çocukları fazlasıyla güçlendirdi ve çocuk merkezli aileler ortaya çıkmaya başladı. Çocuk, “Sen bana karışamazsın, ben özgürüm, kendi kararlarımı verebilirim” diyebiliyor. Anne baba da “Çocuğum travma yaşar mı?” korkusuyla buna karşı duramıyor.
Oysa bir çocuğun travma yaşayabilmesi için ruh ya da beden sağlığında ciddi bir örselenme olması gerekir. Anne ya da babadan birinin vefatı, istismar, ciddi bir trafik kazası veya büyük bir depremde enkaz altında kalmak gibi olaylardan söz ediyoruz. Çocuğa oyuncak almamak, akşam yemeğini yemek istemediğinde “Yemeyeceksen sofradan kalkabilirsin” demek ya da “Artık uyku saatin geldi, yatman gerekiyor” demek travma yaratmaz.
Pınar Savun: O hâlde bir çocuğun özgürlüğü nerede başlar, nerede biter?
Emine Ergün: Bir çocuğun özgürlüğü, çevresindeki diğer insanların özgürlüğüne değdiği yerde biter. Çünkü çocuk tek başına yaşamıyor; toplumsal hayatın içerisinde başka insanlar da var. Bir çocuğa sınırsız özgürlük vermek, ona yapılabilecek en büyük kötülüklerden biridir. Ben hep şunu söylüyorum: Çocukların eline o kadar fazla güç verdik ki çocuklar bu gücü kontrolsüz kullanıyor. Çünkü henüz bu gücü doğru kullanabilecek yeterlilikte değiller; onlar çocuk. Kontrol ve güç anne babada olmalı. Çocuk birey midir? Evet. Değerli midir? Evet. Tercihleri var mıdır? Elbette. Karar verebilir mi? Evet, ama yaşına ve gelişimine uygun konularda. Her şeyi çocuğa bırakmak çocuğa ciddi zarar verir. “Çocuğuma zarar vermeyeyim, onu çok iyi büyüteyim, travma yaratmayayım” endişesiyle sınırsız ve tamamen özgür büyütülen çocuklar daha sonra toplum içerisinde zorlanabiliyor. Akran ilişkilerinde problem yaşayabiliyor, akademik başarıları düşebiliyor, okulda öğretmeniyle sorun yaşayabiliyor. Çünkü “Ben önemliyim, ben ne istersem onu yaparım, bana kimse karışamaz” algısıyla büyüyor.
Pınar Savun: Öğretmenler de bu anlayış nedeniyle veliler tarafından zorlanıyor mu?
Emine Ergün: Kesinlikle. Öğretmenler artık öğretmenliklerini yapmakta zorlanıyor. Türkiye’de CİMER gibi bir sistem var. Öğretmenin bir bakışı, duruşu ya da söylediği bir söz nedeniyle hemen şikâyet edilebildiği durumlarla karşılaşıyoruz. Bizim zamanımızda öğretmen çok daha farklı bir figürdü. Öğretmenlik son derece güvenilir ve saygın bir meslekti. Bugün bazı anne babalar öğretmenin işine, konuyu nasıl işleyeceğine, ne kadar ödev vereceğine, çocuklarla nasıl konuşacağına, hatta sınıftaki sorunları nasıl çözeceğine kadar müdahil olabiliyor. Öğretmenlerin hareket alanının çok daraldığını düşünüyorum. Hatta okullardaki zorbalığın temel sebeplerinden birinin de bazı veli tutumları olduğunu düşünüyorum. Çünkü o çocukları bu veliler büyütüyor. Veli öğretmene karşı zorbalık yapıyorsa çocuk da bunu normal bir iletişim biçimi olarak öğrenebiliyor. “Annem babam öğretmenimin üzerine yürüyebiliyorsa ben de sınıftaki arkadaşımın üzerine yürüyebilirim.” diye düşünüyor. Bu davranış çocuğun normali hâline geliyor.
Pınar Savun: “Çocuk hiç üzülmesin, zorlanmasın, başarısız olmasın” diye sürekli önünü açmak onun psikolojik dayanıklılığını nasıl etkiliyor?
Emine Ergün: Çocuğu kırılgan hâle getiriyor. Çünkü hayatta olumlu duygular olduğu kadar olumsuz duygular da var. Bir çocuğu sürekli “Üzülmesin, ağlamasın, zorlanmasın” diyerek büyütürseniz ilk ciddi zorlukta, ilk büyük üzüntüde ya da ilk hayal kırıklığında ne yapacağını bilemez. Çünkü bununla ilgili zihninde bir deneyim yoktur. O zamana kadar hep iyi duygular yaşamış; hiç kaybetmemiş, oyunda yenilmemiş, istediği bir şey için beklememiş, sabretmemiş, hayal kırıklığına uğramamıştır. Böyle bir çocuk için gerçek hayat çok zor olur. Sonradan toparlanması da çok daha güçtür.
Pınar Savun: Çocuk büyütürken kendi çocukluğumuz ne kadar devreye giriyor? Bazen kendi yaşayamadıklarımızı çocuklarımıza yaşatmaya çalışırken aşırıya kaçıyor olabilir miyiz?
Emine Ergün: Çoğumuz bunu yaşıyoruz. Ancak son dönemde, yine sosyal medyanın da etkisiyle, bizim anne babalarımıza yönelik ciddi bir karalama olduğunu düşünüyorum. Sanki anne babalarımız sürekli hata yapmış, hayattaki bütün başarısızlıklarımızın sebebi onlarmış gibi bir anlayış oluştu. Günümüz ebeveynleri “Annem babam gibi bir ebeveyn olmayacağım” diyerek yola çıkıyor ama bazen daha büyük hatalar yapabiliyor.
Pınar Savun: Bir yetişkinin kendi hayatının sorumluluğunu almaması ve her şeyi ebeveynlerine yüklemesi de doğru değil sanırım.
Emine Ergün: Kesinlikle. Bizim anne babalarımızın hataları vardı ama doğruları da vardı. Şu anda bizim de hatalarımız var, doğrularımız da var. Üstelik geçmişte bilgiye ulaşmak bugünkü kadar kolay değildi. İnsanların farkındalıkları daha düşüktü. Biz bugün bu kadar bilgiye ve farkındalığa rağmen hata yapabiliyoruz.








