GS Store’un sarı ambalajı etrafında yaşanan tartışmayı birkaç parça kağıda ya da bir renk meselesine indirgeyenler, asıl meseleyi görmezden geliyor. Burada kasıt kanıtlanmış değildir, ancak bir rengin bu coğrafyada neyi çağrıştırdığını anlamak için kimsenin özel bir çaba göstermesi gerekmiyor. Kürtler beyaz Torosların neyi temsil ettiğini, faili meçhul cinayetleri, kaybedilen insanları, evlatlarının yolunu yıllarca bekleyen anneleri unutmadı. Birileri için sarı yalnızca bir renk olabilir, ama bizim için bu ülkenin karanlık geçmişinden bağımsız değildir. Üstelik Beyaz Toros imgesinin yeniden dolaşıma sokulması, Leyla Zana’ya yöneltilen aşağılık hakaretler ve Kürtlerin acısıyla tribünlerde alay edilmesi birbirinden kopuk olaylar değildir. Hepsinin arkasında aynı anlayış var: Kürt’e istediğini söyleyebileceğini, onunla istediği gibi alay edebileceğini, sonra da hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam edebileceğini sanan bir anlayış. Bizim acımız sizin eğlenceniz değil, ölülerimiz sizin mizah malzemeniz, tarihimiz de sizin aşağılayabileceğiniz bir ayrıntı değil.
Amedspor’a yönelik düşmanlığın da futbolla açıklanamayacak kadar derin olduğu ortada. Bir takımın adından, renginden, temsil ettiği kimlikten bu kadar rahatsızlık duyuluyorsa mesele sahadaki doksan dakika değildir. Mesele, Kürtlerin kendi adlarıyla, kendi renkleriyle ve kendi iradeleriyle kamusal alanda var olmasına duyulan tahammülsüzlüktür. Kürt kendi adıyla sahaya çıktığında rahatsız oluyor, kendi kimliğini taşıdığında öfkeleniyor, kendi kentini temsil ettiğinde hedef haline getiriliyor. Çünkü hala Kürtlerin nasıl yaşayacağına, nerede görüneceğine, hangi kimlikle var olacağına karar verme hakkını kendinde görenler var. Onlara göre Kürt, kendisini inkar ettiği sürece makbul, itiraz ettiği anda düşman. Sonra da bütün bu düşmanlığı futbol rekabeti diye açıklamaya çalışıyorlar. Hayır, bu futbol rekabeti değil, bir halkın varlığına duyulan tahammülsüzlüğün tribünlere taşınmış halidir.
Galatasaray’ın da Türkiye Futbol Federasyonu’nun da bu meselede söyleyecek sözü ve yerine getirecek sorumluluğu var. Hiçbir kulübün büyüklüğü, hiçbir taraftar kitlesinin kalabalığı, hiçbir sportif başarı ayrımcılığa dokunulmazlık sağlayamaz. Kurumların gerçek sınavı, güçlü olanın karşısında nasıl durduklarıdır. Bir halkın aşağılanması karşısında susup sonra eşitlikten söz etmek samimiyet değildir, aynı davranışa kulübüne göre farklı muamele etmek adalet değildir. Irkçılığa karşı mücadele, işin ucu güçlü olana dokunana kadar sürdürülen bir ilke olamaz. Bu ülkede eşitlikten söz eden herkes, önce Kürtler söz konusu olduğunda bu sözün arkasında durmak zorundadır. Çünkü ayrımcılık karşısında gösterilen sessizlik tarafsızlık değil, ayrımcılığın sürmesine verilmiş bir destektir.






