Meğer hayatın da kendine göre bir terbiye yöntemi varmış. Öyle usul usul anlatmıyor derdini. “Bak evladım, burada biraz yanlış yapıyorsun,” deyip çayını koymuyor önüne. Bazen öyle bir çarpıyor ki insanı, aklındaki bütün doğruların yerini değiştiriyor.
İnsan en çok da buna bozuluyor zaten. Çünkü biz hayatı biraz fazla uslu zannediyoruz. Emek verdiysek karşılığını alacağız, iyi niyetliysek iyilik göreceğiz, seviyorsak sevileceğiz, doğru insan olursak başımıza yanlış şeyler gelmeyecek sanıyoruz. Sanki hayatın bir muhasebe defteri var da akşam olunca oturup hesabı kapatacak: “Sen bugün iyi davrandın, al bakalım mutluluğunu.” Yok öyle bir dünya.
Bazen elinden gelenin en iyisini yaparsın ve yine de kaybedersin. Bazen yıllarca kurduğun şey bir gecede dağılır. Bazen “Bu insan beni yarı yolda bırakmaz,” dediğin insan seni yolun tam ortasında indirir. Bazen de aynaya bakarsın ve yıllardır kendin hakkında anlattığın hikayenin aslında biraz da kendini kandırmaktan ibaret olduğunu fark edersin. İşte insanı asıl orası sarsıyor.
Çünkü bazen kaybettiğin yalnızca bir insan, bir iş, bir hayal ya da bir düzen olmuyor. Onlarla birlikte kendin hakkında kurduğun bazı cümleleri de kaybediyorsun. “Ben terk edilmem.” “Ben başarırım.” “Ben kontrol ederim.” “Benim başıma gelmez.” İnsanın kendine yazdığı bu cümleler var ya… Hayat bazen geliyor, kalemi elinden alıp üstlerini çiziyor. Öyle kırmızı kalemle de değil. Bildiğin kazıyor.
İnsanın kendine dair inancı kırıldığında canı, bazen fiziksel bir yaradan daha fazla yanıyor. Çocukken dizimizi kanattığımızda annemiz “Bir şeyin yok,” derdi. Büyüyünce insan anlıyor ki bazı yaralara “Bir şeyin yok,” demekle olmuyor. Var kardeşim. Bir şeyin var. Canın yanıyor. Gururun incinmiş. Hayalin yıkılmış. Güvenin çatlamış. Ve sen bütün bunların üstüne bir de güçlü görünmeye çalışıyorsun.
Oysa güçlü olmak her tokatta dimdik durmak değil. Bazen duvara yaslanıp bir süre nefes almaktır. Bazen “Ben bunu kaldıramıyorum,” diyebilmektir. Bazen de yıllardır sımsıkı tuttuğun bir şeyi bırakıp, avucunun içinde kalan izlere bakmaktır.
Çünkü insanın başına gelen her şeyi anlamlandırma hastalığı var. Bir şey oldu mu hemen bir sebep arıyoruz. “Bunun da bir hayrı vardır.” “Belki daha güzeli olacaktır.” “Demek ki böylesi gerekiyormuş.” Olabilir. Ama bazen de olmayabilir.
Her acının içinde gizli bir hazine aramaya gerek yok. Bazı acılar düpedüz acıdır. Bazı insanlar gerçekten gider. Bazı kapılar gerçekten kapanır. Bazı emekler gerçekten boşa çıkar. Bazı dualar da gerçekten cevapsız kalır.
Hayatın en zor taraflarından biri de burası. Çünkü insan, başına gelen her şeyin sonunda güzel bir açıklama bulabileceğine inanmak istiyor. Bulamayınca da sanki hikayenin eksik kaldığını düşünüyor.
Oysa hayat roman değil ki her bölümün sonunda yazar çıkıp sana ne anlatmak istediğini söylesin. Bazen bir bölüm biter. Neden bittiğini bile anlamazsın. Sayfayı çevirirsin. Devam edersin. Belki yıllar sonra dönüp o sayfaya bakarsın ve “İyi ki böyle olmuş,” dersin. Belki de demezsin. Ama artık o sayfanın başında oturup ağlamadığını fark edersin.
Belki büyümek tam da bu işte. Başına gelen her şeyi sevmeyi değil, cevabını bulamadığın şeylerle yaşamaya devam etmeyi öğrenmek. Hayat senden sürekli güçlü olmanı istemiyor aslında. Bazen sadece ayağa kalkmanı istiyor.
Bir de şu var.. İnsan tokadı yediğinde ilk işi tokada kızmak oluyor. “Niye ben?” “Niye şimdi?” “Bunu bana nasıl yaptılar?” “Ben bunu hak edecek ne yaptım?” Sorular havada uçuşuyor. Belki de hayatın bütün bu sorulara vereceği cevap tek cümle; “Bilmiyorum.” Çünkü hayatın sana açıklama borcu yok. Ne adalet borcu var. Ne mutluluk. Ne insanların sana sadık kalma borcu. Ne de yarının bugünden daha güzel olma mecburiyeti.






