Anlaşmaya göre taraflardan birine yönelik silahlı saldırı, üç ülkeye yönelik saldırı olarak kabul edilecek. Pakistan’ın nükleer kabiliyetlerini, Suudi Arabistan’ın finansal kaynaklarını ve Türkiye’nin savunma sanayii kapasitesini aynı çerçevede buluşturan ve ileride Mısır’ı da kapsayabileceği tartışılan bu yapı, bölgede güvenlik ortaklıklarının yeniden şekillendiğine işaret ediyor. [1]
Bunun en önemli nedenlerinden biri ise İran krizinin, Washington’ın bölgesel güvenlik sağlama kapasitesi ve siyasi tercihleri konusunda yeni soru işaretleri yaratması. Bu belirsizlik ve güven bunalımı, bölge ülkelerini ABD güvenlik şemsiyesini tamamlayacak veya bazı durumlarda alternatif oluşturacak ortaklıklar aramaya yöneltiyor.
Kriz, sadece güvenlik bağlantılarının değil ekonomik bağlantıların da ne kadar kırılgan olduğunu gözler önüne sermiş durumda. Hürmüz ve Babül Mendep boğazlarının güvenliği, enerji akışları ve ticaret güzergâhları artık yalnızca Körfez ülkelerinin değil, Avrupa’dan Asya’ya uzanan daha geniş bir coğrafyanın stratejik gündeminin bir parçası.
Bu bağlamda İran’ın geçtiğimiz günlerde Umman ile uzlaştığını açıklaması ve ABD’nin bu açıklamanın hemen ardından İran’a yönelik bazı yaptırımları kaldırma kararları Hürmüz konusunda olumlu beklentiler yaratıyor olsa da, bu boğaza ve genel olarak İran’a yönelik bağımlılığı azaltabilecek yeni enerji rotaları, ticaret güzergâhları ve bölgesel bağlantısallık düzenlemeleri üzerine başlayan arayışların devam edeceğinin altını çizmek gerekiyor. [2]
Bu dönüşüm içinde Ankara’nın Körfez ülkeleriyle gelişen ilişkileri, savunma sanayii altyapısı, Pakistan ve Mısır gibi diğer bölgesel güçlerle geliştirdiği ikili iliskiler ve Avrupa ile Ortadoğu arasında sahip olduğu coğrafi konum Türkiye’ye yeni bir hareket alanı sağlıyor.
Dahası, Suriye’de Esad rejiminin yıkılmasında ve ardından gelişen süreçte başat bir rol üstlenen Türkiye’nin, şimdilerde bu ağırlığını Irak üzerinden de güçlendirdiği görülüyor. [3] Bu süreçler Hizbullah’ın silahsızlandırılması konusunda Lübnan ile yürütülen istişareler [4] ve Gazze’de Hamas'ın silah bırakma kararında üstlenilen rol ile birlikte okunduğunda [5], Ankara’nın Ortadoğu’daki merkezi aktörlerden biri olarak bölgedeki dönüşüme yön verebilen bir pozisyona geldiğini söylemek mümkün.
Ancak hemen belirtelim: yaşanan bölgesel değişimler ve Türkiye’nin bu değişim içerisinde artan önemi, Kıbrıs başlığı için fırsatların yanı sıra riskleri de beraberinde getiriyor.
Fırsatları burada uzun uzadıya tekrarlamaya gerek yok: Kıbrıs sorununun çözümü ve daha öngörülebilir bir Doğu Akdeniz, Türkiye için gerek Avrupa ve bölge ülkeleriyle ilişkilerinde yeni ticari, stratejik ve diplomatik fırsatlar gerekse Kıbrıs meselesinin yeni ve daha geniş bölgesel krizlerle birleşmesini önlemek açısından giderek daha önemli hale geliyor.
Öte yandan bu bölgesel değişimler ve bunlara bağlı muhtemel senaryolar, çözümün önündeki bazı engelleri de ağırlaştırıyor. Şöyle ki İran ile İsrail ve ABD arasındaki gerilimin yeniden tırmanması, İran'ın yönetimde yaşadığı krizin derinleşmesi, buna bağlı olarak başta Suudi Arabistan olmak üzere Körfez ülkelerine yönelik saldırıların artması ve yeni bir Suudi Arabistan-İran krizi [6], Lübnan’da çatışmaların genişlemesi, Suriye veya Irak’ta yeni güvenlik krizlerinin ortaya çıkması ve Kızıldeniz ile Aden Körfezi’ndeki istikrarsızlığın sürmesi [6] ve bunlara benzer riskler, Türkiye’nin doğrudan veya dolaylı biçimde etkilenebileceği bir güvenlik ortamı yaratıyor.
Türkiye’nin son olarak Pakistan ve Suudi Arabistan ile imzaladığı Mekke Anlaşması da bu risklerin niteliğini değiştiriyor. Anlaşma, bir yandan ortak caydırıcılığı güçlendirerek yeni saldırıları önleme potansiyeli taşırken; diğer yandan taraflardan birine yönelik bir saldırının diğerlerini de doğrudan ilgilendireceği bir güvenlik çerçevesi oluşturuyor. Böylece bölgede olası yeni bir kriz, tarafların siyasi ve askerî olarak daha geniş biçimde angaje olmasını gerektiren bir tabloya dönüşme riski taşıyor.
İşte tam da burada Kıbrıs açısından temel paradoks ortaya çıkıyor: değişen bölgesel koşullar başta Türkiye olmak üzere sorunun tarafları için çözümün stratejik değerini artırırken, çözüm için gerekli bazı tavizlerin ve bunlara yönelik teşviklerin siyasi maliyetini de yükseltiyor.
Daha da somut ifade edecek olursak, Ankara açısından bakıldığında bölgesel güvenlik ortamının sertleşmesi, hem kendi güvenlik kaygılarını hem de bölgedeki aktörlerin Türkiye’ye duyduğu ihtiyacı güçlendiriyor.
Aynı durum, Ankara’yı Kıbrıs konusunda daha fazla siyasi risk alıp inisiyatif üstlenmeye yöneltebilecek dış teşviklerin önemini artırıyor.
Bu teşviklerin yeterli olmaması durumunda ise daha acil ve elzem gördüğü diğer güvenlik konularına yoğunlaşarak Kıbrıs sorunu bağlamında mevcut pozisyonunu koruma eğilimine itiyor.
Güney Kıbrıs ile Yunanistan açısından da dış teşviklerin yetersizliği benzer bir ikilem ortaya çıkıyor.
Türkiye’nin bölgesel ağırlığının artması, Kıbrıs sorununun çözülmesini bu aktörler için daha stratejik hale getirirken, aynı zamanda Türkiye’nin çözüm sonrası adadaki güvenlik rolüne ilişkin bilindik kaygıları güçlendirerek, mevcut pozisyonlardan taviz verme ve daha fazla siyasi risk alma konusunda isteksizliği artırıyor.
Yunanistan özelinde ise Türkiye ile diğer alanlardaki rekabetin yönetilmesi ayrıca önemli hale gelirken, yine Ankara’nın bölgesel ağırlığını artıracağı düşünülen herhangi bir düzenlemeye destek bulmak giderek zorlaşıyor.
Elbette bu denklemde Kıbrıs Türk tarafının konumu da ayrı bir önem taşıyor. Kıbrıslı Türkler, Türkiye ile önemli ölçüde ortak güvenlik hassasiyetleri paylaşmakla birlikte, çözümsüzlüğün siyasi, ekonomik ve uluslararası alandaki maliyetlerini doğrudan yaşayan taraf olmayı sürdürüyor.






