Saliha Özkol, tıpkı kısa süre önce bir marketin ortasında bıçaklanan ve hâlâ yoğun bakımda yaşam mücadelesi veren kadın arkadaşımız gibi, bir erkeğin uyguladığı şiddetin hedefi oldu ve öldürüldü.
Şimdi bu suçu işleyen kişinin pek çok özelliği konuşulacak. Failin kimliği, nereden geldiği, geçmişi ve kişisel özellikleri tartışılacak. Yasalar, kurumsal eksiklikler, denetimsizlik ve ülkede yıllardır sağlanamayan toplumsal uyum üzerine pek çok gerekçe sıralanacak. Bunların her biri elbette kendi bağlamında incelenmeli, kamu otoritelerinin sorumluluğu da eksiksiz biçimde araştırılmalıdır.
Fakat bütün bu tartışmaların arasında çoğunluğun yine görmezden geleceği temel gerçek değişmeyecek: Ataerkil kötülüğün, kadınlar üzerindeki güç ve denetim kurma arzusu.
Kadının hayatını, kararlarını, ilişkilerini ve davranışlarını kontrol etme saplantısı.
Kadını kendi iradesi ve hakları olan eşit bir birey olarak değil, üzerinde söz sahibi olunabilecek biri gibi gören anlayış.
Bu hâkimiyeti kuramadığında ya da kaybettiğini düşündüğünde şiddete başvuran kötülüğün acizliği…
Kadına yönelik şiddet, bir anda ortaya çıkan kontrolsüz bir öfke değildir. Çoğu zaman tehditlerle, baskıyla, ısrarlı takiple, ekonomik veya psikolojik şiddetle büyüyen bir güç ve denetim ilişkisidir. Bu nedenle meseleyi yalnızca katilin kişisel özellikleriyle açıklamak, şiddeti besleyen toplumsal düzeni ve önlenebilir riskler karşısında işlemeyen sistemi görünmez kılar.
***
Saliha Özkol’un öldürülmesinde de daha önce defalarca karşılaştığımız iki ağır gerçek yeniden karşımızda duruyor.
Birincisi, koruma emirlerinin çoğu zaman kâğıt üzerinde kalmasıdır. Bir koruma emri verilmiş olması, kadının gerçekten korunduğu anlamına gelmez. Kararın ihlal edilip edilmediği etkin biçimde izlenmiyorsa, risk düzenli olarak değerlendirilmiyorsa, ihlal hâlinde hızlı ve caydırıcı bir müdahale yapılmıyorsa o karar kadın ile şiddet uygulayan kişi arasına gerçek bir güvenlik duvarı öremez.
Koruma, mahkeme salonunda verilen kararla başlayabilir, fakat orada bitemez. Polis, sosyal hizmetler, sağlık sistemi, yargı ve diğer ilgili kurumlar arasında kesintisiz bir koordinasyon gerekir. Bunu kuracak olan sistemin en önemli aracı, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Dairesi, maalesef 2014 yılında beri tam teşekküllü çalıştırılmıyor.
Kadının karşı karşıya olduğu tehlikenin düzeyi belirlenmeli, değişen koşullara göre yeniden değerlendirilip takip edilmeli ve yüksek riskli durumlarda güvenli barınmadan ekonomik desteğe kadar gerekli bütün önlemler gecikmeden devreye sokulmalıdır.
İkincisi ise hukuki yardımın tek başına yeterli olmamasıdır. Edindiğimiz bilgilere göre Saliha Özkol devletin sağladığı adli yardımdan yararlanıyordu. Hukuki desteğe erişebilmiş olması önemlidir. Ancak bir kadının şiddet döngüsünden çıkabilmesi yalnızca dava açabilmesine veya koruma emri alabilmesine bağlı değildir.






