Kıbrıslı Rum lider Nikos Hristodulidis, üç yılı aşkın bir zamandan sonra ilk kez bir Kıbrıslı Türk gazeteciye konuştu. YENİDÜZEN ekibini Kıbrıs Cumhuriyeti Başkanlık Sarayı’nda, Hükümet Sözcüsü Konstantinos Letymbiotis ve müzakereci Menelaos Menelaou’nun da hazır bulunduğu geniş katılımlı bir toplantıda ağırlayan Hristodulidis, Tümay Tuğyan’a oldukça kapsamlı açıklamalarda bulundu.
26 Ağustos’ta BM kontrolündeki ara bölgede yapılan son liderler görüşmesinin hemen ertesi gününde gerçekleştirilen röportajda Hristodulidis, hem görüşmenin içeriğine, hem bundan sonraki yol haritasına, hem de Kıbrıs Rum tarafının pozisyonuna ilişkin önemli değerlendirmeler yaptı.
Niyet ve siyasi irade olduğu sürece, çözümün önünde bir engel olmadığına vurgu yapan ve farklılıkların müzakere masasında çözümlenebileceğine inanç belirten Kıbrıslı Rum lider, ‘Eğer ülkemizi yeniden birleştiremezsek, mevcut statükodan kaybedecek olan yalnızca Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türklerdir. Başka hiç kimse değil’ diye konuştu.
İşte röportajın tamamı:
YENİDÜZEN: Sohbetimize Kıbrıslı Türk lider Tufan Erhürman’la 26 Ağustos’ta yaptığınız görüşmeyle başlamak istiyorum. Üç saat süren ve Birleşmiş Milletler tarafından yayınlanan ortak bir açıklamayla tamamlanan bu görüşmenin gündeminde ne vardı?
HRİSTODULİDİS: Çok olumlu bir görüşmeydi. Hatta şaşırtıcı biçimde olumlu bir görüşmeydi çünkü herkes negatif bir görüşme olacağı düşüncesindeydi. Sayın Genel Sekreter’in ziyaretinin ardından atılacak adımları görüştük. Tarihî bir ziyaretti. Esas meseleleri ele aldık. Esas meselelerden kastım, yakınlaşmalar. Sayın Erhürman’ın metodoloji ile ilgili ortaya koyduğu dört maddeyi ve benim önerdiğim bazı fikirleri görüştük. Üçüncü olarak da güven artırıcı önlemleri ele aldık.
Görüşmelerin hızlandırılması ve bir sonraki toplantının kararlaştırılmış olmasından da büyük memnuniyet duyuyorum. Kaydedebileceğimiz ilerlemeyi görmek için mümkün olduğunca çok toplantı yapmak istiyoruz.
“Eylül sonu BM Genel Kurulu’na ilerleme kaydederek gidersek, 5+1’in önünü açmış oluruz”
Önümüzde bir de gayriresmî bir takvim var: Eylül sonunda yapılacak Birleşmiş Milletler Genel Kurulu. Ben orada olacağım, resmi haftanın sona ermesinden sonra Sayın Erhürman da gelecek. Garantör güçler de orada olacak. Dolayısıyla, Sayın Genel Sekreter’e ziyareti sonrasında neler yaptığımız konusunda bilgi vermek için bir fırsatımız olacak.
Ayrıca Sayın Holguin’in bu ay içerisinde gelecek olması ve anladığım kadarıyla Ankara ile Atina’yı da ziyaret etme ihtimali bulunduğu düşünüldüğünde, hep birlikte çalışmamız iyi olacaktır. Böylece ziyaretinden bu yana kaydedilen ilerlemeyi Genel Sekreter’e sunabilir ve görüşmelerin yeniden başlamasını ilan edecek genişletilmiş bir toplantının önünü açabiliriz.
Ben her üç konuda da kayda değer bir ilerleme sağlamak için elimden geleni yapacağım. Hepmizin yapması gereken budur. Böylece Genel Sekreter, genişletilmiş bir toplantı düzenleyebilecek ve müzakereleri yeniden başlatabilecek bir konuma gelsin. Ben kendi adıma, gelecek hafta bile böyle bir genişletilmiş toplantıya katılmaya hazırım.
“Farklı yaklaşımları çözmenin en iyi yolu, müzakere masasına oturmaktır.”
Görüşmemizde Sayın Erhürman’a ilettiğim husus şuydu: Görüşlerimizde bazı farklılıklarımız var, bu çok normal. Kendisine, bu farklılıkları, esas meselelerdeki farklı yaklaşımlarımızı ve anlaşmazlıklarımızı çözmenin en iyi yolunun müzakere masasına oturmak olduğunu söyledim. Aksi takdirde, birlikte oturup gerçek anlamda bir müzakere yürütmezsek, “Benim pozisyonum bu, benim pozisyonum da şu” demeye devam ederiz.
Dün kendisine, çapraz bir müzakere yürütmenin iyi olacağını da söyledim. Çapraz müzakereden ne kastettiğimi açıklayayım. Altı başlığı ikili gruplar hâlinde Crans Montana’da olduğu gibi iki farklı masada ele alalım. Örneğin, toprak ve mülkiyet konularını birlikte görüşelim. Örneğin, yönetim konusunu güvenlik ve garantilerle birlikte ele alalım. Bu şekilde bir müzakere yürütürsek —ben bu deneyimi yaşadım; Crans Montana’da bunu yaptık— başarılı olduğunu gördük. Aslında son müzakere turunda, özellikle de Crans Montana’da, kayda değer bir ilerleme sağlamamızın temel nedenlerinden biri, meseleleri bu şekilde eşleştirmemizdi.
Sayın Erhürman’ın metodoloji konusundaki dört maddesine gelince, onun yaklaşımını anlıyorum. Kendisine tamamen saygı duyuyorum ve bu nedenle söylediklerini dikkate almaktayım.
“Metodolojide Erhürman’a katılmadığım tek nokta, önceden kararlaştırılmış yaptırımlar.”
Kendisine, “Metodoloji konusunda dört meseleniz var” dedim. Yakınlaşmalar konusunda size tamamen katılıyorum; müzakere kazanımlarını korumamız gerekiyor. Takvim konusunda ise; Crans Montana’dan başlarsak nerelerde anlaşamadığımızı çok iyi biliyoruz. Dolayısıyla bu kez işimiz daha kolay olacak. Eğer en baştan başlarsak, yine beş ya da altı yıla ihtiyacımız olacak. Bu konuda hemfikiriz.
Üçüncü mesele siyasi eşitlik. Elbette siyasi eşitliğe saygı duyuyorum. Aralık ayında Sayın Erhürman’la yaptığımız görüşmede, siyasi eşitliği ortak açıklamaya da dâhil ettik.
Metodoloji konusundaki önerileriyle ilgili katılmadığım tek nokta, önceden kararlaştırılmış yaptırım meselesi. Kendisine, “Bu, çözüm için bir teşvik değil” dedim. Eğer siyasi irade varsa, bu irade müzakere masasında belli olur. Dolayısıyla müzakere masasına ne kadar erken oturursak, gerçekten ciddi olup olmadığımızı ve gerçekten çözüm isteyip istemediğmizi da o zaman göreceğiz.
“Biz Kıbrıslı Rumlar’ın B Planı yok, mümkün olan tek çözüm, yeniden birleşmedir.”
Bizim için —biz derken Kıbrıslı Rumları kastediyorum— başka bir alternatif yok. B Planımız yok. Kıbrıs sorununun çözümü, Kıbrıs’ın yeniden birleşmesi, mümkün olan tek çözümdür. Mevcut statüko, ülkemizin potansiyelinin tamamına ulaşmasına izin vermiyor.
Aynı zamanda bölgemizde, olup bitenlere tanık oluyoruz. Bir çatışmanın donmuş hâlde kalabileceği bir durum yok, biliyorsunuz.
Dolayısıyla bizim açımızdan ve 1974 kuşağından gelen biri olarak bunu söylüyorum. Ben Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 1974 kuşağından gelen ilk cumhurbaşkanıyım. 1973’te doğdum; 1974’te henüz altı aylıktım. Dolayısıyla geçmişle kişisel bir bağım yok. Ben Baf’tan geliyorum. Rahmetli anne ve babamın ikisi de karma köylerden geliyordu. Şahsen bir Kıbrıslı Türk’le birlikte yaşama deneyimim hiç olmadı. Hayatımda ilk kez bir Kıbrıslı Türk’le New York’a eğitim için gittiğimde tanıştım.
Bir anlamda bu deneyim, Kıbrıslı Türkler ile ilgili izlenimimi değiştirdi. Ancak karma köylerden gelen anne ve babamın deneyimini başka verilerle birlikte göz önünde bulundurarak, gerçekten birlikte yaşayabileceğimize inanıyorum.

AB, hepimiz için en güçlü güvencedir.
2004’ten bu yana yürütülen bu çabalarda yeni olan bir şey daha var ve ben bu konuda çok ısrarcı oldum: Avrupa Birliği.
Avrupa Birliği, hepimiz için, hatta Kıbrıs’ta yaşayan Kıbrıs vatandaşı olmayanlar için bile, en iyi güvence sübabı, en güçlü güvencedir. İnsan hakları, refah ve yaşam koşulları açısından... Biliyorsunuz, yasalarımızın ezici çoğunluğu Brüksel’den geliyor. Biz sadece Avrupa Birliği müktesebatını Kıbrıs hukuk sistemine uyarlıyoruz. Her hafta Bakanlar Kurulu toplantımız var. Aldığımız kararların yaklaşık yüzde 40’ı, Avrupa Birliği yasalarının kabul edilmesini onaylamaktan ibaret.
Ben daha önce Dışişleri Bakanı olarak görev yaptım. Avrupa Birliği’nden kaç tane mektup aldığımı tahmin bile edemezsiniz. Herhangi bir konuda kuralları ihlal ettiğimizde —çöp, çevre, hayvan hakları gibi konularda— hemen bir tepki geliyordu. Bize bir ihlalin olduğu ve kurallara uymamız gerektiği bildiriliyordu. Bu yapılmadığı takdirde ceza verilebilir ve mahkemeye çıkılabilirdi.
Aynı durum mali düzeyde de geçerlidir. Avrupa Birliği’nin bir mali araç geliştirdiğini düşünün: Dayanıklılık Fonu. Bu fon, COVID krizinin ve Ukrayna’daki savaşın yol açtığı ekonomik durumun ardından, tüm üye ülkelere destek olmak amacıyla oluşturuldu. Kıbrıs için bu destek yaklaşık 1,3 milyar avroydu. Bir üye devlete, hukukun üstünlüğünün ihlal edilmesi nedeniyle bu parayı vermeyi reddettiklerini de gördük.
Dolayısıyla ne yaparsak yapalım, Avrupa çerçevesi vardır ve bu çerçevede faaliyet göstermeli ve uyum sağlamalıyız. Bunun için Avrupa Birliği’nin rolünü özellikle işaret ediyorum. Sayın Erhürman’la görüşmemiz sırasında bunu kendisine de anlattım. Avrupa Birliği’nin bu süreçteki rolü, Kıbrıslı Türk vatandaşlarımızın taşıdığı kaygılar açısından en güçlü güvencedir.
Kıbrıslı Türkler’in kaygılarına tamamen saygı duyuyorum. Ama Kıbrıslı Rumların da bazı kaygıları var. Size bir örnek vereyim. Kıbrıslı Rumlarla konuşup durumu onlara anlattığımda bana şöyle soruyorlar: “Peki ama Türkiye’nin çözümü, yani Türkiye’nin yerine getirmesi gereken çözüm unsurlarını uygulayacağının güvencesini bize kim verecek?” Sadece Avrupa Birliği!
Birleşmiş Milletler’e gelince, dürüst olalım; kendi başlarına herhangi bir kararın uygulanmasını sağlayacak araçlara sahip değiller. Dolayısıyla Avrupa Birliği boyutu çok önemli.
‘Türkiye, Kıbrıs sorununun çözümünden elde edeceği faydaların, mevcut statükodan elde ettiği faydalardan çok daha fazla olduğunu düşündüğü zaman Kıbrıs sorununu çözecektir.’
Aslında Genel Sekreter’in bu yeni girişimi başlatmasının önünü açan da Avrupa Birliği oldu. Mart ayında Brüksel’de kendisiyle görüştüğümde Türkiye’den geliyordu. Daha önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’la bir görüşme yapmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan kendisine, “Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılım süreciyle gerçekten ilgileniyoruz. Burada ilerleme görmek istiyoruz” demişti.
İşte bu nedenle şu anda iki paralel süreç üzerinde çalışıyoruz: Bir yandan üzerinde anlaşılmış çerçeve esasında Kıbrıs’ta müzakerelerin yeniden başlaması, diğer yandan Türkiye’nin Avrupa Birliği ile ilişkilerinin ilerletilmesi.
Bu nedenle Sayın Erhürman’ın Sayın Fitto ile görüşmeyi nihayet kabul etmesinden dolayı çok memnunum. Sayın Fitto hem Kıbrıs sorununun esasına ilişkin konular üzerinde hem de AB-Türkiye ilişkileri konusunda çalışıyor.
Çünkü dürüst olalım —bunu kamuoyu önünde söylüyorum ve bazı insanlar beni bu nedenle eleştiriyor— Türkiye bir sabah uyanıp Sayın Erdoğan’ın, “Üzgünüz, bir işgal gerçekleştirdik ve insan haklarını ihlal ettik. Özür dileriz, Kıbrıs’tan çekiliyoruz” diyeceği bir ülke değil.
Türkiye, Kıbrıs sorununun çözümünden elde edeceği faydaların, mevcut statükodan elde ettiği faydalardan çok daha fazla olduğunu düşündüğü zaman Kıbrıs sorununu çözecektir. Türkiye’ye bu faydaları sağlayabilecek tek taraf da Avrupa Birliği’dir.
Aynı zamanda, Kıbrıslı Türklerin pek çok kaygısı ve Kıbrıslı Rumların pek çok kaygısı da Avrupa Birliği müktesebatının benimsenmesi ile çözümlenebilir.
‘Siyasi eşitlik konusuna tamamen saygı duyuyorum.’
YENİDÜZEN: Az önce, altı müzakere başlığının ikili gruplar hâlinde ele alınmasını önerdiğinizi söylediniz. Sayın Erhürman buna nasıl karşılık verdi?
HRİSTODULİDİS: Evet de demedi, hayır da demedi. Önümüzdeki süreçte yapacağımız görüşmelerin bir parçası olarak ele alacağımız bir konu.
YENİDÜZEN: Çarşamba günkü görüşmenin ardından Sayın Erhürman o gece yazılı bir açıklama yaptı ve şu ifadeyi kullandı —kendisini aynen alıntılıyorum—: “Siyasi eşitlik, özellikle de özü, Kıbrıs sorununun merkezinde yer almaktadır ve diğer meselelerle bir al-ver konusuna dönüştürülemez.”
HRİSTODULİDİS: Buna tamamen katılıyorum. Siyasi eşitlik, evet, buna tamamen saygı duyuyorum.
YENİDÜZEN: Ancak kendisinin bu konuya özellikle dikkat çekmesinin, sizin güvenlik ve garantiler konusunu siyasi eşitlikle eşleştirme önerinizle bir ilgisi var mıydı?
HRİSTODULİDİS: Olabilir, ama dürüst olalım. Açık ve samimi konuşmak istiyorum, hiç diplomatik davranmadan. Bu bir müzakere. Eğer müzakere masasına oturduğumda 50 konuda başarıya ulaşmayı bekler ve bu 50 konunun tamamında istediğimi elde edemezsem herhangi bir çözümü kabul etmeyeceğimi söylersem, elbette hiçbir çözüme ulaşılamaz. Sayın Erhürman için de durum aynı, Türkiye için de aynı, diğer tüm taraflar için de aynı.
‘Katılmadığım bir çözüm planını referanduma götürmeyeceğim.’
Hepimizin öncelikleri var. Sayın Erhürman’ın önceliklerine tamamen saygı duyuyorum ve onun da benim önceliklerime saygı göstermesini bekliyorum. Çünkü günün sonunda ulaşılacak herhangi bir çözüm referandumlara gidecek. Hem Kıbrıslı Rumların hem de Kıbrıslı Türklerin oyuna sunulacak ve biz “evet” oyunu istiyoruz.
Ben kendim de bunu defalarca kamuoyu önünde söyledim. Katılmadığım bir planı referanduma götürmeyeceğim. Katıldığım bir planı götüreceğim ve elbette bu plan lehinde kampanya yürüteceğim. Aksi hâlde bunun ne anlamı var? Sorumluluğunu üstleneceğim ve halkın oyuna sunmayacağım. Evet. Bunu yapmayacağım.
YENİDÜZEN: Peki, üç konu üzerinde çalışıyorsunuz: metodoloji, içerik ve güven artırıcı önlemler. Kıbrıs Türk tarafının metodoloji konusunda bir hassasiyeti var…
HRİSTODULİDİS: Metodoloji konusu çözüldü. İçerik konusu çözüldü. Geriye güven artırıcı önlemler kaldı.
YENİDÜZEN: Peki ya dönüşümlü başkanlık?
HRİSTODULİDİS: O metodolojinin bir parçası değil. Dönüşümlü başkanlık içeriğe dair bir konu. Metodoloji dört noktadan oluşuyor, değil mi? Siyasi eşitlik, yakınlaşmalar, takvim ve önceden kararlaştırılmış sonuçlar. Bu dört noktadan ilk üçünü kabul ediyorum. Ama sonuncusuna katılmıyorum. Neden katılmadığımı da size açıkladım. Çünkü bunun çözüme yönelik bir teşvik olduğuna inanmıyorum. Çözüm için caydırıcı bir unsurdur.
Dediğim gibi, esas meseleler konusunda kendi önerilerimi sundum; bu çapraz müzakere yöntemiyle görüşme önerisini ortaya koydum.
Genel Sekreter Kıbrıs’tayken çok net konuştu. Esas meselelerin, yani içeriğin, Crans Montana’da son güne kadar üzerinde mutabık kaldığımız yakınlaşmalar da dikkate alınarak ele alınması gerektiğini söyledi. Dolayısıyla benim açımdan şu anda bekleyen tek konu güven artırıcı önlemler.

‘Güven artırıcı önlemleri müzakereler başladıktan sonra hayata geçirmek çok daha kolay olacak.’
Güven artırıcı önlemler konusunda da kendisine şunu söyledim: Geçmişteki deneyimimi göz önünde bulundurduğumda, müzakereler yeniden başladığında GYÖ’leri hayata geçirmek çok daha kolay olacak. Çünkü o zaman insanların hissedeceği bir atmosfer oluşacak: “Aa, bir şeyler oluyor, çözüme doğru gidiyoruz veya çözüme yaklaşıyoruz.” Böyle bir ortamda güven artırıcı önlemleri hayata geçirmek çok daha kolay. Dün söylediğim ilk nokta buydu.
Dün ortaya koyduğum ikinci nokta ise şu: Kıbrıs sorununu iki bölgeli, iki toplumlu federasyon temelinde çözme çabamızı destekleyen güven artırıcı önlemlerden yanayım. Ancak bugünkü statükoyu bir şekilde normalleştiren ve “birbirimizin yanında çok iyi komşular olarak yaşayalım” anlayışını destekleyen güven artırıcı önlemlerden yana değilim. Bu, iki devletli çözüm demektir. Ben bunu asla, asla kabul etmeyeceğim. Bu, Kıbrıslı Rumlar açısından bir felaket olur. Ve benim naçizane görüşümü sorarsanız, Kıbrıslı Türkler açısından da bir felaket olur.
‘Henüz metodolojide anlaşmadık ama bu konuda iyi bir görüşme yaptık.’
YENİDÜZEN: Peki, bir kez daha netleştirmek istiyorum: Sayın Erhürman’la metodoloji konusunda aynı noktada mısınız?
HRİSTODULİDİS: Anlaşmadık ama çok iyi bir görüşme gerçekleştirdik ve bu görüşmelere devam edeceğiz. Bu benim değerlendirmem; Sayın Erhürman’ın adına konuşmak istemiyorum, bu doğru olmaz. Tam tersine, bu röportaj aracılığıyla olumlu bir mesaj vermek istiyorum. Benim amacım bu.
Her üç konuda da çok iyi bir görüşme yaptık; anlaşamadığımız güven artırıcı önlemler konusunda bile çok iyi bir görüşme oldu. Bazı fikir alışverişlerinde bulunduk ve görüşmeye devam edeceğiz.
Bana sorarsanız, üç konu —içerik, metodoloji ve güven artırıcı önlemler— arasında birbirimize en yakın olduğumuz konu önce metodoloji, ikinci olarak içerik- esas meseleler, üçüncü olarak da güven artırıcı önlemler.
‘GYÖ’lerde ilerleme olumlu bir gelişme olur ancak bu 5+1 için bir koşul değil.’
YENİDÜZEN: O hâlde güven artırıcı önlemlerle devam edelim. Kuzeyde bazı çevreler, güven artırıcı önlemler üzerinde çok fazla zaman ve enerji harcandığı ve bunun ana konuların tartışılmasının önünü tıkadığı yönünde endişelerini dile getiriyorlar. Bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
HRİSTODULİDİS: Öncelikle, güven artırıcı önlemler konusunda ilerleme kaydedilmesi olumlu bir şey olacaktır, bunda hiçbir şüphe yok. Ancak güven artırıcı önlemlerde ilerleme sağlanması, genişletilmiş bir toplantının yapılması için bir koşul değil. Böyle bir şart yok.
Genel Sekreter bu konuda çok dikkatliydi. Çünkü bu meseleyi kendisiyle görüştük. İfadelerini seçerken çok dikkatli konuştu. Hazırlıkların ardından demişti; güven artırıcı önlemler konusunda “koşul” demedi.
‘Genel Sekreter geçiş noktaları konusunda ‘makul bir uzlaşma’ arıyor.’
Güven artırıcı önlemler konusunda zor mesele geçiş noktaları. Genel Sekreter Kıbrıs’a geldiğinde, ikili görüşmemiz sırasında bana bir öneride bulundu. Anladığım kadarıyla Sayın Erhürman’la yaptığı ikili görüşmede de aynı öneriyi sundu. Akşam yemeğinde de bu konudan söz etti. Ve burada kullandığım ifadeler benim değil, Genel Sekreter’in kendi ifadeleri. Bunu başkaları da doğrulayabilir. Eminim Sayın Erhürman’a sorarsanız o da doğrulayacaktır. Genel Sekreter bunun “makul bir uzlaşma - reasonable compromise ” olduğunu söyledi.
Kıbrıslı Türklerin önerisi Mia Milia’ydı. Benim önerim ise Kiracıköy-Eylence (Athienou-Aglantzia) güzergâhıydı ve ara bölgede mevcut bir yolun kullanılmasını öngörüyordu.
Burada şunu belirtmek istiyorum: 2025’te Sayın Tatar’la birlikte genişletilmiş toplantı için New York’a gittiğimizde, Genel Sekreter orada yüzde 50’si ara bölgeden, yüzde 50’si de ara bölgenin kuzeyinden geçecek şekilde bir öneri sundu. Ben “evet” dedim, Türkiye “hayır” dedi. Hayır diyen Tatar değildi, Fidan’dı.
Kıbrıs’a geldiğinde ise yüzde 30’u ara bölgeden, yüzde 70’i de ara bölgenin kuzeyinden geçecek şekilde yeni bir harita önerdi. Ve bunun makul bir uzlaşma olduğunu söyledi.
Bana burada bu öneriyi sunduğunda Genel Sekreter’e, “Peki, haritaya bakmak ve kendi ekibimle konuşmak için bana biraz zaman verin; bu gece size cevabımı vereceğim” dedim. Akşam yemeğine gittiğimizde ve Genel Sekreter bunun makul bir uzlaşma olduğunu söylediğinde, kendisine “Elbette kabul ediyorum” dedim.
Sayın Erhürman ise kabul etmedi. Öne sürdüğü nedenleri konusunda konuşamam. Bunu kendisine sormalısınız. Ama biz Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin sunduğu bu makul uzlaşmayı kabul ettik.
Dün Sayın Erhürman’a şunu söyledim: Mart 2025’te Cenevre’de Sayın Tatar’la birlikte dört geçiş noktası belirlemiştik. Dört geçiş noktasının tamamını yeniden ele alalım: Kiracıköy, Erenköy, Akıncılar ve Haspolat. (Athienou, Kokkina, Louroudjina, Mia Milia).
Gelecek hafta yapacağımız görüşmede bunları yeniden ele alacağız.
YENİDÜZEN: Kıbrıs Türk tarafı, Erenköy’ün Cenevre ve New York toplantılarında anlaşılan dört geçiş noktası arasında olmadığını ifade ediyor.
HRİSTODULİDİS: Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin 18 Mart’ta Cenevre’de yaptığı basın açıklamasına bakabilirsiniz. Her iki taraf için ikişer tane olmak üzere, dört geçiş noktasından söz ediyor. Eğer Erenköy değilse, dördüncü geçiş noktası hangisiydi o zaman? Kıbrıslı Türklerin talebi Akıncılar ve Haspolat, bizim talebimiz Kiracıköy’dü... Diğer dördüncü nokta neydi? Erenköy’dü.
‘Guterres çerçevesi sayesinde pek çok konuda yakınlaşma sağladık’.
YENİDÜZEN: Yakınlaşmalar konusunu biraz açmak istiyorum. Taraflar, yakınlaşmaların nasıl ele alınması gerektiği konusunda tam olarak aynı noktada durmuyor. Örneğin Crans Montana tam da bu açıdan ikircikli bir konumda.
HRİSTODULİDİS: Bu doğru. Kıbrıslı Türkler, yakınlaşmaların Crans Montana’ya gidilmeden önceki noktaya kadar geçerli olduğunu söylüyor. Biz ise 7 Temmuz sabahı saat 03.00’e, Crans Montana’daki görüşmelerin çöktüğü ana kadar olan yakınlaşmaları esas alıyoruz.
Bunu dün de görüştük. Sayın Erhürman’a şunu söyledim: Genel Sekreter Guterres 30 Haziran’da Crans Montana’da geldi. Tüm taraflarla —Kıbrıslı Rumlar, Kıbrıslı Türkler, Yunanistan, Türkiye, Birleşik Krallık ve Avrupa Birliği ile— bir toplantı yaptı.
Ardından akşam bir toplantı düzenledi ve Guterres çerçevesini sundu. Şöyle dedi: “Bu altı konuda anlaşmaya varırsanız” —ki şahsen benim gördüğüm kadarıyla süreç bu yönde ilerliyordu— “geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşmış olacağız. Dolayısıyla bu meseleleri çözersek, hâlâ üzerinde uzlaşılması gereken bazı başka konuların da bulunduğuna inanıyorum. Ancak diğer meseleler, çözümü berhava edecek kadar önemli değil”.
O gün 30 Haziran’dı. Guterres ayrıldı ama Sn. Eide oradaydı. Sn. Nami ve Sn. Mavroyannis, Genel Sekreter’in söyledikleriyle ilgili bazı açıklamalar istemek üzere Eide’nin yanına gittiler. Guterres yazılı bir metin vermemişti. Sözlü bir sunum yapmıştı.
4 Temmuz sabahı Sn. Eide, iki liderin katıldığı bir toplantı düzenledi. Sn. Eide, “Lütfen Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin çerçevesinin ne olduğunu yazın” dedi ve altı maddeyi sıraladı. Hem bizim taraf hem Kıbrıs Türk tarafı hem de diğer taraflar Guterres çerçevesini yazdı. Bu çerçeve temelinde, 4-7 Temmuz tarihleri arasında çok sayıda görüşme yapıldı.
Crans Montana’da iki masa vardı. Bir masada Kıbrıs sorununun iç boyutları, diğer masada ise dış boyutu ele alınıyordu. İç boyutlarda Kıbrıslı Rumlar ve Kıbrıslı Türkler vardı. Dış boyutta ise Birleşik Krallık, Türkiye, Yunanistan ve Avrupa Birliği vardı. Avrupa Birliği’nden Federica Mogherini de oradaydı.
Guterres çerçevesi sayesinde çok önemli bir ilerleme kaydettik. Güvenlik ve garantiler başlığının, Genel Sekreter’in belirli bir yönlendirmesiyle ilk kez müzakere masasına gelmesiydi bu. Guterres çerçevesi sayesinde pek çok konuda yakınlaşma sağladık.
Şimdi bu bizi, bahsettiğim eşleştirme meselesine getiriyor. Yönetim konusunda ilerleme kaydetmemizin nedenlerinden biri, güvenlik ve garantiler konusunun da Genel Sekreter’in yönlendirmesi doğrultusunda ele alınmasıydı. Dolayısıyla Crans Montana’daki yakınlaşmaları dışarıda bırakırsak çok geriye düşmüş oluruz. Çünkü tüm taraflar açısından en önemli yakınlaşmalar Crans Montana sırasında gerçekleşti ve bunun nedeni de Guterres çerçevesiydi.








