“Doğduğun ev kaderindir.” Anne babamızı seçemeyiz, dünyaya geldiğimiz yeri seçemeyiz, hangi şartların içine doğacağımızı da bilemeyiz. Bütün bunlar hayatımızın ilk cümlelerini bizim yerimize yazar.
Ama hikâyenin tamamını onlar mı yazar?
İnsan, hayatının bir yerinde kalemi eline alır. Belki geç kalır, belki tökezler, belki elindeki imkânlar başkalarınınki kadar geniş değildir. Ama yine de kendi cümlesini kurmaya başlar.
İşte o noktada kader ile tercih arasındaki ince çizgide yürümeye başlarız.
Kimi insan teslimiyeti seçer. “Böyle gelmiş, böyle gider” diyerek hayatın önüne koyduğu sınırları olduğu gibi kabul eder.
Oysa teslimiyet bazen kader değil, yalnızca mücadele etmekten vazgeçmenin daha kolay adıdır.
Kimi insan ise, o sınırların üzerine yürür!
Doğduğu evin eksiklerine rağmen okur. Yaşına göre geç kalmış olsa bile öğrenmeye devam eder. Çalışır, araştırır, yeni insanlarla tanışır, yeni pencereler açar. Kendi çevresini, kendi düşüncesini, kendi dünyasını yeniden kurar.
Her geçen gün kendisinin biraz daha iyi bir versiyonuna ulaşmaya çalışır.
Üstelik insanın tercihleri yalnızca eğitiminde, mesleğinde ya da yaşam biçiminde ortaya çıkmaz. Ailemizle kurduğumuz bağlarda, dostluklarımızda, hayatımıza aldığımız insanlarda, eş seçimimizde de tercihlerimiz vardır.
Elbette coğrafyanın, geleneklerin ve zorunlulukların insanın seçme alanını daralttığı; bugün bile acıyla ve üzüntüyle baktığımız teslimiyet hikâyeleri vardır. Onları görmezden gelmek mümkün değildir.
Fakat bunun ötesinde insan, kiminle yürüyeceğine, kimle bağ kuracağına ve hangi ilişkiler içerisinde kendisi olarak kalabileceğine de karar verebilir.
Siyasi hayatımızda da yurttaş olmak yalnızca seçimlerde oy kullanmak değil; okumak, araştırmak, anlamak ve kendi iradesinin farkında olmaktır. Temsili demokrasinin özü, yurttaşın görüş ve ihtiyaçlarının siyasal kararlara yansımasıdır.
Teslimiyetçi değil; bilgiyle, bilinçle ve özgür iradeyle hareket eden bir toplumun temeli ise kamuda kayırmacılıktan uzak, liyakat ve adaletin esas olduğu bir sistemdir.
Çünkü yaşadığımız coğrafya kaderimiz değildir; onu siyasi tercihlerimiz, aldığımız kararlar ve yaptığımız seçimler şekillendirir.
Sartre’ın düşüncesinde insana; özgürlüğüyle birlikte sorumluluğu da taşır.
Çünkü seçim yapmamak bile bir seçimdir…
Nietzsche’nin “amor fati” düşüncesi ise; kaderi yalnızca kabullenmekten öte, insanın başına gelenlerle kendi ilişkisini yeniden kurmasını hatırlatır.
Ben ikisinin arasında başka bir yerde duruyorum: Hayatın bize verdiklerini seçemeyebiliriz ama onlarla ne yapacağımıza dair bir payımız vardır öyle değil mi?
Viktor Frankl’ın insanın en zor koşullarda bile kendi tutumunu seçebilme düşüncesi de burada anlam kazanıyor bence.
Bazen elimizdeki tek özgürlük, yaşadıklarımıza vereceğimiz cevaptır!






