Türkiye ile dostluk ve işbirliği, komşularına güvenlikten ticarete, enerjiden yeniden inşaya kadar önemli fırsatlar sunuyor. Ancak Ankara’dan kendi çıkarlarından vazgeçmesi, Ege’de kıyılarına sıkıştırılması veya Doğu Akdeniz’de kendisine karşı oluşturulan kuşatmayı kabullenmesi beklenemez. Kalıcı istikrar, karşılıklı haklara dayanan bir bölgesel uzlaşmayla kurulabilir.
Yusuf Kanlı
Türkiye’nin bölgesel önemini kabul etmek, Ankara’nın bütün politikalarını onaylamak anlamına gelmez. Ancak Türkiye’nin ağırlığını görmezden gelerek uygulanabilir bir bölgesel düzen kurulabileceğini düşünmek de gerçekçilik değildir. Sanayisi, pazarı, ulaşım bağlantıları, askerî kapasitesi ve diplomatik erişimiyle Türkiye, çevresindeki ülkelerin güvenliği ve refahı üzerinde doğrudan etkili bir güçtür. Karşılıklı saygıya dayanan ortaklık, komşularına somut kazanımlar sağlayabilir.
Ege ve Doğu Akdeniz’de temel tercih budur: Türkiye’nin kapasitesini ortak yarara dönüştürmek mi, yoksa onu sınırlandırmaya çalışırken bölgeyi sürekli gerilim içinde tutmak mı? Ankara’dan komşularının haklarına saygı göstermesi beklenmelidir. Aynı komşular da Türkiye’nin meşru çıkarlarını ve güvenlik kaygılarını hesaba katmalıdır. Bir tarafın beklentilerinin karşılandığı, diğerinin çıkarlarının sürekli ertelendiği ilişki sürdürülemez.
Türkiye’nin dostluğu somut kazanım getirir
Türkiye ile iyi ilişkiler, diplomatik nezaketin ötesinde ekonomik ve stratejik değer taşır. Ticaret, turizm, enerji, limanlar, lojistik ve üretim ağları üzerinden kurulabilecek ortaklıklar, bölge ülkelerinin imkânlarını genişletebilir. Türkiye’nin Avrupa, Karadeniz, Kafkasya ve Orta Doğu arasındaki bağlantıları, komşularına daha geniş pazarlara erişim fırsatı sunar.
Kıbrıs’ta çözüm fikirleri tartışılırken yabancı diplomatların sıkça “Peki Rumlar bundan ne kazanacak? Yönetimi, adanın kaynaklarını ve egemenliği neden Kıbrıs Türk halkıyla paylaşsınlar?” naif sorusuyla karşılaşıyoruz. Ortaklığı bir tarafın diğerine vereceği lütuf gibi sunan bu yaklaşım, çözümün yaratabileceği büyük kazanımları görmezden geliyor. Kapsamlı bir çözümle Türkiye’nin limanlarının, havalimanlarının ve geniş pazarının bütün Kıbrıs’a açılması; ticaret, turizm, taşımacılık, yatırım ve enerji alanlarında ada ekonomisinin ufkunu değiştirebilir. Türkiye ile dostane, hatta karşılıklı güvene dayanan müttefik ilişkileri, Kıbrıs Rum halkına ve Kıbrıs Türk halkına olduğu kadar Yunanistan’a da mevcudun çok ilerisinde önemli ekonomik ve stratejik yararlar sağlayabilir. Çözümün hesabı, yalnızca mevcut yetkilerin nasıl paylaşılacağı üzerinden değil, birlikte yaratılabilecek refah ve güvenlik üzerinden de yapılmalıdır.
Bu potansiyeli değerlendirmek için bütün anlaşmazlıkların önceden çözülmesi gerekmez. Somut ortak kazanımlar, zor meselelerin konuşulmasını kolaylaştırabilir. Fakat Türkiye’nin işbirliğine açık olması, her düzenlemeyi kabul edeceği anlamına gelmez. Ankara’nın katkısını isteyenlerin, onun çıkarlarını aşılması gereken engeller olarak görmesi ortaklığın temelini zayıflatır. Türkiye de komşularının karar alma hakkını ve güvenlik ihtiyaçlarını gözetmelidir.
Ege’de denge tek taraflı değiştirilemez
Ege, yakın kıyıları ve çok sayıdaki adası nedeniyle kendine özgü bir coğrafyaya sahiptir. Karasularının genişliği burada sıradan bir teknik düzenleme değildir; egemenlik alanlarını, açık denizlerin kapsamını ve güvenlik dengesini etkiler. Türkiye’nin kaygıları bu somut sonuçlardan kaynaklanıyor.
Yunanistan’ın Ege’de karasularını 12 deniz miline çıkarması, Yunan karasularının kapladığı alanı yaklaşık yüzde 40’tan yüzde 70’in üzerine taşıyacaktır. Ankara açısından bu, mevcut dengenin köklü biçimde değişmesidir. Türkiye’nin böyle bir değişikliği yalnızca komşusunun iç meselesi olarak değerlendirmesi beklenemez.
Karasularının genişlemesi bütün geçiş haklarını ortadan kaldırmaz. Ancak açık deniz alanlarının daralması ve Türkiye’nin kıyıları karşısındaki egemenlik düzeninin değişmesi önemsiz değildir. Türkiye Ege’den dışlanamaz; Yunanistan da güven içinde yaşamalıdır. Bu hedefler, hukuki görüş ayrılıklarını tek taraflı uygulamalarla sonuçlandırmak yerine, karşılıklı ihtiyaçları gözeten müzakereyle bağdaştırılabilir.
Casus belli tartışmasının arkasındaki sorun çözülmeli
TBMM’nin 8 Haziran 1995 tarihli kararı, Yunanistan’ın Ege’de karasularını altı deniz milinin ötesine genişletmesi ihtimaline karşı alınmıştır. Askerî tedbirleri de kapsayan yetkilendirmesi nedeniyle “casus belli”, yani savaş nedeni uyarısı olarak bilinir. Ankara bunu temel çıkarlarını koruyan bir uyarı, Atina ise egemenlik hakkına karşı savaş tehdidi olarak değerlendiriyor.
Tartışmayı aşmak için yalnızca uyarının kaldırılmasını istemek yeterli değildir; uyarıya yol açan kaygılar da giderilmelidir. Ankara’nın da caydırıcılığı diplomasinin yerine koymaması gerekir. Amaç savaşı gündemde tutmak değil, tek taraflı adımlarla savaş riskini artıracak koşulların oluşmasını önlemektir.
Türkiye’nin mesajı açık olmalıdır: Müzakereye ve hakkaniyetli çözümlere hazırız; fakat diyalog sürerken temel dengelerin aleyhimize değiştirilmesini kabul etmeyiz. Müzakere iradesini zayıflık saymak tehlikeli bir hesap hatasıdır. Kararlılık savaş isteğiyle, uzlaşma arayışı teslimiyetle karıştırılmamalıdır.
Doğu Akdeniz’de coğrafya göz ardı edilemez
Türkiye, Doğu Akdeniz’in en uzun anakara kıyısına sahip ülkesidir. Bu gerçek ona denizin tamamı üzerinde hak vermez; ancak sınırlandırmada kıyılarının uzunluğu ve konumu göz ardı edilemez. Güney kıyılarının denize açılımını ağır biçimde daraltan tasarıların, bir haritaya çizildikleri için Ankara tarafından kabul edilmesi beklenemez.
Adaların hakları vardır. Fakat deniz alanlarına hak kazanmak ile karşılıklı kıyılar arasında sınır çizilirken ne ölçüde etkili olmak aynı mesele değildir. Uluslararası yargı, coğrafi koşulları değerlendirerek hakkaniyetli sonuç arar. Her adanın otomatik olarak tam etki doğuracağı varsayımı bu değerlendirmeyi gereksiz kılmaz.
Türkiye’nin hakları komşularının haklarını ortadan kaldırmaz; bunun tersi de geçerlidir. Enerji ve ulaşım projelerinde Ankara’nın dışlanmasını bölgesel işbirliği diye sunmak ikna edici değildir. Büyük bir kıyı devletini Akdeniz’in geleceğine ilişkin kararların dışında bırakmak istikrar üretmez.






