Lefkoşa 31°USD48,25EUR55,96GBP65,42GRAM ALTIN6.908,74 Nöbetçi Eczaneler
SON DAKİKA

Son yıllarda romanlarıyla konuşulan bir gazeteci: Başaran Düzgün

Başaran Düzgün, pandemiyle birlikte basının “dördüncü kuvvet” olma özelliğini yitirdiğini ve konvansiyonel (geleneksel) medyanın “çöküşe” geçtiğini belirterek, bu durumun roman yazmaya yönelmesine çok büyük etkisi…

6 dakika okuma
Paylaş
Son yıllarda romanlarıyla konuşulan bir gazeteci: Başaran Düzgün

Başaran Düzgün, pandemiyle birlikte basının “dördüncü kuvvet” olma özelliğini yitirdiğini ve konvansiyonel (geleneksel) medyanın “çöküşe” geçtiğini belirterek, bu durumun roman yazmaya yönelmesine çok büyük etkisi olduğunu dile getirdi.

Kıbrıslı Türklerin hafızasını ve toplumsal gerçeklerini merkeze alan dönem romanları yazmaya başlayan Düzgün, haber yazma deneyiminin roman sürecine olumlu katkı sağladığını ancak edebiyatın farklı teknikler gerektiğini vurguladı.

Aralık 2024’te yayımlanan ilk romanı “Öksüz Atlar Ülkesinde” ile Kıbrıs'ta uzun süre en çok satanlar listesinde yer alan Başaran Düzgün, eserin İngilizce çevirisi “Orphaned Horses Land”in geçtiğimiz Mayıs ayında Olympia Publishers tarafından basılarak İngiltere’de okuyucuyla buluştuğunu kaydetti.

Şubat 2025’te yine farklı bir dönem roman olan “Pembe Boyalı Oda” ile okuyucu karşına çıkan Düzgün, son çalışması “Tanrının Öldüğü Yer” romanını ise gelecek yıl, 2027’de basmaya hazırlanıyor.

Başaran Düzgün, geleneksel medyanın dijital medyaya dönüşme sürecindeki gazetecilik yolculuğunu, pandemi süreciyle birlikte roman yazmaya başlaması ve romanlarında yer alan Kıbrıslı Türklerin toplumsal gerçekleri hakkında, Rüstem Kitabevi’nde Türk Ajansı Kıbrıs’a (TAK) konuştu.

- “Medya günümüzde eskilerin deyimiyle borazana ya da yenilerin deyimiyle propaganda aparatına dönüştü”

Başaran Düzgün, konvansiyonel dönemde medyanın yasama, yürütme ve yargıdan sonra devletin temelini oluşturan “dördüncü kuvvet” olarak görüldüğünü dolayısıyla bu durumun medyaya çok önemli bir itibar, güç ve sorumluluk yüklediğini aktararak, “Ancak günümüzde medya ‘dördüncü kuvvet’ olmaktan çıktı. Eskilerin deyimiyle borazana ya da yenilerin deyimiyle propaganda aparatına dönüştü.” dedi.

Medyada yaşanan bu dönüşümün birçok nedeni olduğunu dile getiren Düzgün, konvansiyonel medya döneminde dünyanın Doğu ve Batı bloku olarak iki kutuplu bir yapıda olduğunu ancak günümüzde bu yapının yıkıldığını ve yerine “daha özgürlükçü, daha demokratik” bir sistem olarak düşünülen serbest piyasanın hâkim olduğu başka bir dünya düzeninin kurulduğunu anımsattı.

Düzgün, “daha özgür ve daha demokratik” bir sistem olarak düşünülen yeni yapılanmanın aslında daha totaliter ve güvenlik temelli bir yapıya dönüştüğüne de dikkat çekerek, bu dönüşümden ilk etkilenenlerden birinin ise medya olduğunu vurguladı.

Otoriter rejimler tarafından güvenlikçi politikaların konuşulduğu bir dünyada, demokrasinin geri planda kaldığını, ayrıca dijital medyanın yaygınlaşmasıyla da genelde gazeteciliğin özelde ise haber ve ona bağlı olarak okuyucu yapısının değiştiğini dile getiren Düzgün, şöyle konuştu:

“Haber olarak sunulan bu yeni bilgisayar metniyle birlikte okuyucu profili de değişti. Sabah erkenden kalkıp, bayiye giderek sıraya giren, gazetesini alan ve 30-40 sayfa gazeteyi okuyan okuyucu gitti; onun yerine telefonda ya da Facebook'ta bir paragraflık haberi takip eden okuyucu geldi.”

Başaran Düzgün, bu yeni oluşuma halen daha direnen az sayıda gazeteci ve haber ajansları olduğunu, belirterek, “Hala direnenler var. Araştıran, habere bir paragraftan fazla yer veren ajanslar var. Bu çok değerli, ama ne yazık ki çok değil” dedi.

Bu bağlamda, gazetecinin tanımının da değiştiğine dikkat çeken Düzgün, bugünün gazetecilerinin de gazeteci olarak tanımlanamayacağını, elinde bir kamera ya da mikrofon tutan kişinin gazeteci olmadığını, gazetecinin araştıran, üreten biri olması gerektiğine vurgu yaptı.

-“Uzun süre evde kapalı kaldık, bu durum yeniden üretme konusunda düşünmemi sağladı”

Başaran Düzgün, pandemi sürecinde yalnızca konvansiyonel medyanın değil, insanların da dönüşüm geçirdiklerini aktararak, şöyle konuştu:

“Uzun süre evde kapalı kaldık. Fiziken birkaç kişiyle görüştük. Bu aslında insan hayatında çok önemli bir şeydir. Pandemi öncesinde yaşanan koşuşturmaca durdu, çok boş zaman kaldı. Bu durum oturup hayatı yeniden yorumlamamı, yeniden üretme konusunda düşünmemi sağladı.”

Düzgün, bu dönemin farklı bir alanda yazmaya yönelmesine büyük etkisi olduğunu vurgulayarak, bu sayede roman yazmaya başladığını kaydetti.

Haber yazarken insanlarla sadece haber konularında değil, farklı farklı konularda, onların hayat hikâyelerini içeren konuşmalar yaptığını aktaran Düzgün, “Hep insanların hikâyelerini dinledim. Bu çok büyük bir birikimdi. Sonra baktım ki sıradan insanların yaşadığı bu olaylar müthiş hikâyeler içeriyor. Bu hikâyeler başka bir tarzda nasıl anlatılabilir diye düşündüm ve romana geçtim.” dedi.

- “Romanların geçtiği yerleri bizzat ziyaret ettim, orayı bilen insanlarla konuştum”

Roman yazmanın haber yazmadan farklı olduğunu hatırlatan Düzgün, haber yazmanın roman yazma sürecine olumlu katkısı olmasına rağmen roman yazmak için farklı teknikler gerektiğini, bu nedenle de roman yazma tekniği konusunda eğitim aldığını söyledi.

Düzgün, roman yazarken sadece nasıl yazılacağına değil, romanın geçtiği yerlerin ve yaşananların da önemli olduğunu vurgulayarak, şöyle devam etti:

“Yazarken iki şey yaptım. Birincisi, romanda geçen yerlerin tümüne gittim, mekânları ziyaret ettim. Örneğin İtalya’nın ortasında, yüksek dağların tepesinde bir manastıra gittim. Polonyalıların mezarlığına, şehitliğine gittim. Orada binlerce Polonyalı öldü. Bu insanlar oralarda ne yaptılar, onlara baktım. Sonra bizde Fasli var. Poli’nin üst tarafında, tepelerin üstünde bir köy. Oraya gittim, orada vakit geçirdim. Hatta geceledim, orayı bilen insanlarla oturup çok uzun saatler sohbet ettim. Oradaki evlere baktım, evlerin içine girdim, onların günlük yaşamlarına baktım.”

Başaran Düzgün, mekânlara, evlere yönelik yaptığı ziyaretlerde evlerin durumunu, evlerin içerisindeki eşyaları gözlemlediğini çünkü kültürün tüm bunlar etrafında şekillendiğini söyleyerek, bu yaşanmış hikâyelerin ancak yerine gidilip, yakından görüldüğü zaman okuyucuya doğru olarak aktarılabildiğini dile getirdi.

Roman yazma sürecinde sadece mekân ziyareti yapmadığına da dikkat çeken Düzgün, aynı zamanda döneme ilişkin birçok okuma yaptığını, çünkü bugünden geçmişe bakarak geçmişi anlamaya çalışmanın mümkün olmadığının altını çizdi.

Düzgün, yazdığı dönem romanlarında Kıbrıslı Türklerin neslini tehdit eden üç “öksüzlük metaforu” bulunduğuna da dikkat çekerek, üç dönemi şöyle anlattı:

“Birincisi 1878, İngilizlerin bir gün adanın yönetimini almasıyla, adanın hâkimi mutlu azınlık adada kâbus yaşayan azınlığa dönüştü. Bu müthiş bir tramvaydı. İkinci, maalesef pek konuşulmuyor. Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş anlaşması olan Lozan Antlaşması döneminde yaşandı. Bence Kıbrıslı Türkler için ciddi bir felaketti. Çünkü Lozan'da Kıbrıslı Türklerle ilgili bir madde var, burada Kıbrıslı Türklere seçenek sunuluyor, ‘isterseniz anavatanınıza geri dönebilirsiniz ya da İngiliz vatandaşı olabilirsiniz’ şeklinde. Birçok insan o dönemde Anadolu’ya gitti. Ben romanımda kalanlarla ilgili yazdım. Ama o dönem çok sayıda insan gitti. Aydınlar gitti. Zenginleri gitti. Hatta birçok köy boşaltıldı. Aslında bu da bir terk ediştir yani kalanlar yine öksüz kaldı. Bu süreç 1934-1935'e kadar devam etti. Adada kalanlar sürekli mücadele etti, ‘gitmeyin’, ‘bu toprakları boşaltmayın’ dedi. Üçüncü metafor ise 1963'tür. O dönemde fiziken yok olmanın tehlike eşiğinden dönüldü. Aslında 1963 Aralık’ta başladılar ve 1964'ün tümü ve tabii sonrası da insanlar öldürüldüler. Bu dönemde de insanlar komşu köylere gittiler, harabelerde, ahırlarda kaldılar. Bir hanede üç aile kalıyordu.”

Romanlarında Kıbrıslı Türklerin yaşadığı travmaların yanı sıra roman karakterleri hakkında da konuşan Düzgün, kendi yarattığı karakterler yanında çoğu karakterin gerçek olduğunu ama tüm karakterlerin de sıradan insanlar arasından seçildiğini söyledi.

Düzgün, birçok okuyucunun romanları okurken kendi yaşamlarına dair izler bulduklarını belirterek, özellikle 60 yaş üstündekilerin dedeleri ve babalarının anlattıklarıyla romandaki anlatılar arasında benzerlikler kurduğunu ve bu sayede geçmişin değerini hatırladıklarını aktardı.

Savaşa giden erkekler ya da Araplara veya zengin konaklarına satılan kız çocuklarına dair de birçok okurdan geridönüş aldığını dile getiren Düzgün, nenesi ya da annesi bu durumda olan birçok okurun hikâyelerini kendisiyle paylaştığını söyledi.

Düzgün, romanlardaki hikâyelerin aslında yaşanan olaylar olduklarını belirterek, şöyle konuştu:

“Araplar’a satılan kızlar konusunda, şeklen baktığınız zaman babanın izni, rızası var gibi görünüyor ama değil aslında. Bu adamın borcu var, ödeyemiyor ve evi ya da tarlası elinden gidecek, aç kalacak. Orada kurumlaşmış bir sistem var, bohçacılar evleri dolaşıp, sadece satış yapmıyor aynı zamanda bilgi topluyorlar, kim düşkün, kim zorda öğreniyorlar. Baktığınızda İngiliz’in bile baş edemediği sistematik bir suç var. Kıbrıs İngiliz toprağıdır, Filistin de İngiliz toprağıdır, dolayısıyla gidiş ve geliş rahattır, zaten bunu kullanıyorlar. Düşünün, siz reşit olmayan bir çocuğu alıp İspanya'ya götüremezsiniz. Bu çok zordur.”

Başaran Düzgün, yakın tarihi bilmeyen büyük bir çoğunluk olduğunu da söyleyerek, “Çünkü bu tarih okullarda öğrendiğimiz bir tarih değil.” dedi.

- Son çalışması “Tanrının Öldüğü Yer” romanını 2027 yılında basmaya hazırlanıyor

İlk dönem romanı “Öksüz Atlar Ülkesi”nin İngiltere’de bir yayınevi tarafından önceki Mayıs ayında İngilizce olarak yayımlanmasından dolayı heyecan duyduğunu söyleyen Düzgün, uluslararası bir platformda kendi kültürüne dair hikâyelerin duyurulmasının kıymetli olduğunu belirtti.

Şubat 2025’te yine farklı bir dönem roman olan “Pembe Boyalı Oda” ile okuyucu karşında çıkan Düzgün, son çalışması “Tanrının Öldüğü Yer” romanını ise 2027 yılında basmaya hazırlanıyor.

Başaran Düzgün, üçüncü romanının da bir dönem romanı olduğunu ve 1974’ün hemen öncesi ile hemen sonrasında geçen bir hikâye olduğunu aktararak, romanın Barış isimli bir gazetecinin gözünden savaşın hemen öncesi ve hemen sonrasını konu aldığını vurguladı.

Bu habere tepkiniz?

Paylaş

Yorumlar

İlgili Haberler