Şiirin anlatının, düşüncenin, dilin sınırlarını ihlal ettiğini teslim etmişizdir zaten. Okuduğumuzun kanıt sunmaya çalışan, gerçekçilik iddiasında bir metin olmadığını biliriz. Şiir gerçeği tahrif ederek paradoksal biçimde hakikatin kalbine ulaşır diğer yandan da. Şiirin otobiyografik anlatının en masum halini hedeflediğini söyleyebiliriz. Bu anlatıyı çerçeveleyen, tahrif eden bir bellek aktarımı yapmaz çünkü. Bellekteki kayıtları fragmanlar halinde verirken anlatı kurucunun kesinlik taşıyan tavrını reddeder. Fragmanlar bir bağlam içinde sunulan seçici bir bellekten daha masumdurlar. Şiir dilin olanaklarını da zorladığı için onun referanslarla yüklü, ideolojik kimlik edinmiş kelimelerinden arıtmıştır kendini. Şair yeniden yarattığı çıplaklaşmış bir dil ile anlatmaya çalışır derdini.
Günümüzde masum ve sahici bir otobiyografiden nasıl söz edebiliriz. Bu dijital çağda bellek çılgın bir kayıt mesaisinde öncelikle. Kısa videolar halinde önümüzden kayıp giden bir hayat var. Bu hayat sürekli yeni kelimeler talep ediyor ve sözlükler genişliyor. Bir Z kuşağı ( Gen Z) sözlüğünden söz ediliyor örneğin. Görsel tanıklığın bu dayanılmaz hızı bir bellek yorgunluğu oluşturuyor bana kalırsa. Hatırlamak için unuturuz, böyle çalışır bellek. Hiçbir kayıt silinmez ama geriye itilip silikleşir. Şiir biraz da geriye itilmiş, tahammül edilmez olanı zorlar.
Otobiyografik anlatı özelin kamusala çıkışıdır. Kamusal figürlerin özel hayatı ıskalayan sosyal, politik içerikli anlatılarından da söz edebiliriz elbette. Yakın tarihe dair bazı olayların ardındaki detayları öğrenmek bizi şaşırtır. Sorun şu ki hiçbir anlatı masum değildir. Aynı ortamda bulunan üç kişinin her biri farklı bir tanıklık sunabilir.
İnsanlar kendi hikayelerini paylaşmak isterler. Paylaşmak bizi hikâyenin ağırlığından kurtarır çünkü. En çok da canımızı acıtanı anlatmak isteriz. Bu hikâyede biz kurban rolündeyizdir genelde. Kimi anlatılar bir zalimi deşifre etmek için kurulur. Zalim, Kurban ve Kurtarıcı rollerini içeren drama üçgenine baktığımızda bu rollerin sorgulanabilir olduğunu fark ederiz genellikle. Başrolde kim varsa anlatı onun üzerine inşa edilir. Bazı hikayelerde kahramanımız hem kurban hem de zalim olabilir. Hikâyede iki ya da daha fazla kurban olabilir. Kimi zaman da insan kendini kurbanlaştıran yani kendinin zalimidir. Çok katmanlı anlatıları en çok da edebiyat oluşturabilir. Bir insanı bize tanıtan kendisiyle ilgili anlatının ötesindeki şeylerdir. Benim için kurgusallık içeren anlatıdan çok bazı fragmanlar önemlidir. Kendisinin kurup bana verdiği anlatıdan çok kendimin oluşturduğu anlatıya dayanırım. İkisi de problemlidir ama.






