Bundan tam bir yıl önce, “Hayat Hep Bir Şeyleri Beklerken Geçiyor” başlıklı ilk köşe yazımla Yenidüzen gazetesinin sayfalarında yerimi aldım.
O gün, çocukluğumdan beri elimden düşürmediğim kalem, hayatımda başka bir kapının anahtarına dönüştü.
Yenidüzen Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni sevgili Mert Özdağ, kendisine talebimi ilettiğim ilk günden bu yana bana hem yol gösterici hem de destekleyici oldu.
Her hafta Perşembe yazımı gönderdiğimde emeğiyle, sabrıyla ve ne zaman yazıyla ilgili bir noktada sıkışsam “Bu böyle mi olmalı?” diye sorduğumda yol gösteren Yenidüzen Haber Müdürü Serap Şahin.
Başta kıymetli Mert Özdağ ve Serap Şahin olmak üzere, emeği ve katkısı olan tüm Yenidüzen ekibine gönülden teşekkür ederim.
Çünkü benim hayattan öğrendiğim bir şey vardır: Yol tek başına yürünmez.
Her yolculuğun bir de sahne arkası vardır. Görünenin ardında, sessizce emek veren, destek olan, yol gösteren insanlar vardır. Ben de bu yolculuğumda onların desteğini ve emeğini hep kıymetli buldum.
Benim kalemle yarenliğim çok daha eski.
Çocukluğumdan beri elimde hep bir kalem, zihnimde hep bir cümle vardı. Günlüklerim, defterlerim, küçük küçük notlarım…
Özellikle ortaokul ve lise yıllarımda hayatımın önemli bir parçasıydı yazmak.
Bazen kendimi yazardım.
Bazen yaşadığım bir günü…
Bazen bir arkadaşımı, birlikte geçirdiğimiz bir anı, o anın bende bıraktığı duyguyu…
Hatta günlüklerimi arkadaşlarıma verip benimle ilgili hatıralarını, birlikte yaşadıklarımızı, bana söylemek istediklerini yazmalarını isterdim. Çünkü anların kaybolmasından korkardım belki de. İnsanların, zamanın ve yaşanmışlıkların bir gün hafızamızdan silinip gitmesinden…
Bir şeyler kalsın isterdim; bir cümle, bir tarih, bir duygu, bir insane, bir “biz”…
Şiirler yazardım kendimce…
Kendime yazardım, başkalarına yazardım. Kimi zaman söyleyemediğim bir şeyi şiirin içine bırakırdım. Kalem, benim konuşamadığım yerlerde konuşurdu.
Belki de bu yüzden beni yakından tanıyanlar, kalemle olan yarenliğimi bilir.
Ama hayatın tuhaf bir tarafı var: İnsanın içinde yıllarca taşıdığı bazı hayaller, bazen kendisinden bile utanarak bekler.
Benim de bir gün şiir kitabım olsun diye bir hayalim vardı.
Hâlâ var J
Bir gün kendi şiir kitabımı elime alma arzusu, hâlâ içimde sessizce yaşayan hayallerimden biri. Belki bir gün, yıllardır defterlerin arasında, bilgisayarların köşelerinde, eski dosyalarda bekleyen kelimeler bir araya gelir ve bir kitap olur.
Kim bilir?
Belki de bazı hayaller gerçekleşmek için yalnızca doğru zamanı bekliyordur.
Bir diğer hayalim ise, köşe yazarı olmaktı.
Ve yarın, o hayalin gerçekleşmesinin üzerinden tam bir yıl geçmiş oluyor.
16 Ağustos 2025.
Kalemimle bir gazetenin sayfalarında buluştuğum tarih…
YENİDÜZEN: Kendimi ait hissettiğim, çalışmalarını ve ekibini her zaman gururla takip ettiğim bir gazetenin çatısı altında köşe yazarlığına başladığım gün.
Bir yıl…
Dile kolay.
Ama aslında ne kadar kısa.
Çünkü daha yolun çok başındayım.
Henüz her şey çok yeni.
Henüz öğrenecek çok şeyim, yazacak çok cümlem, tanışacak çok duygum var.
Her yazdığım yazıda kendimin başka bir tarafıyla karşılaşıyorum.
Daha önce fark etmediğim bir duygum çıkıyor karşıma.
Başka bir pencere açılıyor.
Başka bir kapı…
Ve o kapıdan bazen daha önce hiç tanımadığım bir “ben” giriyor hayatıma.
Yazmak biraz da böyle bir şey sanırım.
İnsanın kendisiyle karşılaşması…
Bazen dile gelmeyen bir duygunun kelimelerle doğması.
Bazen içinde büyüttüğün bir sancının, satırlardan bambaşka bir çocuk olarak dünyaya gelmesi.
Her yazı biraz doğum sancısı…
Her yazı biraz yeniden doğmak.
Ve ben, her yazdığımda kendimden yeni bir parça keşfediyorum.
Belki de bu yüzden bir yılın sonunda dönüp kendime baktığımda “Daha yolun başındayım” diyebiliyorum ama aynı zamanda “İyi ki başlamışım” da diyebiliyorum.
Çünkü insanın hayatında bazı şeyler vardır; geç kalmış gibi hissedersiniz.
“Keşke daha önce…”
“Keşke o zaman…”
“Keşke şöyle yapsaydım…”
Hayatın içinde bu “keşkeler” hiç bitmiyor.
Ama zaman geçtikçe şunu öğreniyor insan: Geçmişe dönüp hayıflanmak yerine, kalan ömrüne sahip çıkmak gerekiyor.
Ben de geçmişime baktığımda elbette hayıflandığım şeyler var.
Kırıldığım yerler…
Yetişemediğim insanlar…
Söyleyemediğim cümleler…
Kaybettiğim zamanlar…
Ama bugün, hayıflandıklarımdan çok şükrettiklerimi görüyorum.
İyi ki dediklerim daha fazla.
Mutlu olduğum anlar daha fazla.
Kendimi kutladığım noktalar daha fazla.
Ve galiba insanın önce bunları kendisinden duyması gerekiyor.
Önce insan kendisini “Kutlamalı” değil mi?
Kimsenin alkışlamadığı yerde kendisini alkışlayabilmeli.
Kimsenin fark etmediği mücadelelerini kendisi bilmeli.
Çünkü insan bazen bütün dünyadan bir cümle bekler:
“Sen başardın.”
Oysa belki de o cümleyi önce kendimiz söylemeliyiz.
Bunca şeye rağmen yürüdün.
Bunca kırgınlığa rağmen yeniden sevdin.
Bunca kayba rağmen umut ettin.
Bunca kez düştün ama yeniden kalktı ve hâlâ buradasın.
Geçtiğimiz günlerde okuduğum bir dörtlük beni uzun uzun düşündürdü:
“Kış geçti, rüzgârlar geçti, ama bahçemdeki dallar kırıldı.”
Ne kadar tanıdık değil mi?
Hepimizin hayatında kırılma noktaları var.
Bazılarımızın bir tane…
Bazılarımızın birkaç tane…
Öyle dönemler geliyor ki insanın hayatındaki bütün “iyi ki”ler bir anda rafa kalkıyor.






