Kimi, bir gün kapının çalınıp kardeşinin içeri gireceği umuduna yıllarca tutundu; kimi, henüz 20’li yaşlarında bir arkeologken kazdığı kuyuda 14 yaşında bir çocuğun donup kalmış zamanıyla yüzleşti. Kimi de askerlik yıllarında çöp dökmek için kazdığı çukurdan çıkan kemiklerin "taş değil, birilerinin canı ciğeri" olduğunu, yıllar sonra Sevgül Uludağ’ın satırlarını okurken anladı.
Kıbrıs Türk Gazeteciler Birliği’nin (KTGB), 38. Işık Kitabevi Kitap Fuarı kapsamında düzenlediği “Yokluk Hepimizin: Sevgül Uludağ’ın İzinde Kayıplar, Ortak Hikayeler ve Ortak Gelecek” başlıklı panel, Cuma gecesi Işık Kitabevi’nin çatı katında, iki toplumun da payına düşen ortak yasını, hafızasını ve geleceğini masaya yatırdı.
KTGB Başkanı Ayşemden Akın’ın moderatörlüğündeki panelde, “Birlikte Başarabiliriz” İki Toplumlu Kayıp Yakınları ve Savaş Mağdurları Örgütü koordinatörleri Erbay Akansoy ve Christos Efthymiou, Katliam tanığı Yorgos Liasi, Kayıp Şahıslar Komitesi (KŞK) arkeoloğu Demet Karşılı, kayıp şahıslar konusundaki haberleriyle ödüle layık görülen gazeteci Mustafa Gürsel ve tarih profesörü Niyazi Kızılyürek konuştu.
Panel öncesinde yönetmen Panicos Chrysanthou tarafından Sevgül Uludağ anısına hazırlanan video gösterimi yapıldı.
Gecede; "Savaşı görmeyen çocuklar olarak anıldık ama her kazıda savaşı yeniden gördük" diyen arkeologların tanıklıkları, "Bir mezar hakkı kuyularda bekleyen kayıpların da hakkıdır" diyen gazetecilerin vicdan çağrıları ve "Bu hafıza savaşı içinde kayıplar yeniden öldürülüyor" diyen tarihçilerin tespitleri yankılandı; milli anlatının yarattığı suskunluk duvarlarına çarptı.
Panelde; "Kayıpları ayıran şeylerin değil, birleştiren ortak acının büyüklüğünü", "Bilenler ve bekleyenler ölürken zamanın aleyhe işlediğini" ve "Ötekinin acısına bakmadan ahlaki bir insan ve ortak bir gelecek kurulamayacağını" vurguladı.
Sevgül Uludağ'ın açtığı yolda birleşen sesler, "Gerçeklerle yüzleşmeden geçmişin hayaletlerinin kovulamayacağı" mesajında buluştu.


Kayıp yakını Erbay Akansoy:
“Acıyı miras almak başka, nefreti miras almak başka”
Kayıpları konuşmanın her zaman zor olduğunu ve bir kayıp yakını olarak o günleri anlatmaya çalışmanın kolay olmadığını belirten Erbay Akansoy, panelde yaptığı konuşmada, ikinci kuşak bir kayıp yakını olarak büyümenin hayatındaki izlerini anlattı.
Muratağa’da ailesinin birçok ferdini kaybeden Akansoy, köyde yaşanan vahşetin aileleri hiç umursamadan yıllarca bütün bir Kıbrıslı Rum toplumunu suçlayan bir propaganda malzemesine dönüştürüldüğünü söyledi. Muratağa’da yaşananların gerçekte ne olduğunun bilinmesinin istenmediğini ve suçun tüm topluma mal edildiğini belirten Akansoy, burada suçluları ortaya çıkarmayan ve onları koruma altına alan bir yapı bulunduğunu; bu durumun ise gerçek faillerin ve işlenen insanlık suçlarının konuşulmasını engellediğini ifade etti.
Büyürken en büyük şansının, olaylar yaşandığında 18 yaşında olan babası olduğunu dile getiren Akansoy, evlerinde kayıplar konuşulurken kendisine her zaman acının “öteki tarafının” da anlatıldığını belirtti. Kendisinin halaları, amcaları ve nenesinin yanı sıra Kıbrıslı Rumların da yakınlarını kaybettiğini küçük yaşlardan itibaren bildiğini aktardı. İlkokul ikinci sınıftayken tahtaya yazılan "Domuzdan post, gâvurdan dost olmaz" sözü üzerine öğretmeniyle çatışma yaşadığını ve bunun kendisi için bir gerçekliği olmadığını söylemeye çalıştığını anlatan Akansoy, öğretmeninin "Aileni Rumlar öldürdü, sen dostluktan bahsediyorsun" diyerek tepki göstermesi sonucu ciddi bir saldırıya ve baskıya maruz kaldığını paylaştı.
İki toplumlu kayıp yakınlarıyla bir araya geldiğinde, ötekini suçlayan değil karşıdakinin acısını paylaşan insanlarla karşılaştığını ve kendisini “evinde” hissettiğini kaydeden Akansoy, adeta aynı dili konuştuğunu hissettiği kayıp yakınlarının birbirlerinin hikâyelerini dinlemesinin tedavi edici, iyileştirici ve onarıcı bir yanı olduğunu vurguladı.
“Acıyı miras almak başka bir şey, nefreti miras almak başka bir şey.” diyen Akansoy, sonraki jenerasyonların acıyı miras aldığını ve alacağını belirterek; Muratağa’da yaşananların bir toplumun değil, belirli insanların işlediği bir insanlık suçu olarak ele alınması gerektiğinin altını çizdi.
Akansoy, konuşmasını “Acıdan ve bu mirasın ağırlığından kurtulmanın tek yolu, onu ortaklaştırmak, paylaşmak, barışmak ve yeniden yaşanmaması için barışla taçlandırmaktır.” sözleriyle tamamladı.
Kayıp yakını Christos Efthymiou:
“Umut etmeye mecburmuşsun gibi hissediyorsun”
1974’te kardeşini kaybeden Christos Efthymiou ise, ailede bir kaybın yalnızca geçmişinde kalan bir hikaye olmadığını, gündelik hayatın her anında yaşamaya devam ettiğini kaydederek, “Başlangıçta yüzlerce gerekçe uyduruyorsun; belki bir yerde yaşıyordur diyorsun. Zaman geçtikçe böyle bir ihtimal olmadığını anlıyorsun ve umut etmeye mecburmuşsun gibi hissediyorsun.” dedi.
Efthymiou, Muratağa ve Sandallar’da Kıbrıslı Türklere karşı işlenen katliamları ilk kez İngiltere’de, Kıbrıslı Türk arkadaşlarından dinlediğine, 1964’te babası öldürülen bir Kıbrıslı Türkle başlattığı ve ömür boyu sürecek dostluğa değinerek, kayıp yakınlarının hikayelerini dinledikçe ortak yanların görüldüğünü kaydetti ve kayıp yakınlarını birbirine bağlayan bu acının ortak bir güce dönüşebileceğine vurgu yaptı.
İki toplumlu toplantılara katılan kişilerin zaman içerisinde kendini karşısındakilerle özdeşleştirdiğini belirten Efthymiou, “Onları birleştiren şeyin, ayıran şeylerden çok daha önemli olduğunu fark ediyorlar.” İfadelerini kullandı.
Kayıp Şahıslar Komitesi arkeoloğu Demet Karşılı:
“Gömü yerlerini bilip söylemeyenler ellerini vicdanlarına koysunlar”
Kayıp Şahıslar Komitesi arkeoloğu Demet Karşılı ise, bir kayıp dosyasının ilk bilgiden kazıya, kimliklendirmeden aileye teslimine kadar uzanan yolculuğunu anlattı.
Karşılı, Sevgül Uludağ’ın en büyük katkıyı araştırma aşamasında, tanıklara ve gömü yerlerine ilişkin bilgilerin Komite’ye ulaşmasını sağlayarak koyduğunu vurguladı.
Savaşı görmemiş genç arkeologlar olarak toprağı ilk kez açtıkları günleri anlatan Karşılı, “Siz 20’li yaşlarınızdasınız, yıl 2006. Fakat toprağın altındaki 14 yaşında. Normalde onun sizden daha büyük olması gerekirken siz ondan daha büyüksünüz. Orada zaman durmuş.” dedi.
Topraktan çıkarılan bir çorabın, ayakkabının ya da kişisel eşyanın, kaybın evden çıkarken üzerinde taşıdığı son şey olduğunu hatırlatan Karşılı, “Var olması gerekirken uzun bir süre yok olan ve sizin bir noktada yeniden var etmeye çalıştığınız bir yoklukla karşılaşıyorsunuz.” ifadelerini kullandı.
“Savaşı görmeyen çocuklar” olarak anıldıklarını ancak her kazıda savaşı yeniden gördüklerini söyleyen Karşılı, halen bildiği gömü yerlerini açıklamayanlara da vicdan çağrısı yaptı.








