Deneyimli yazar Rachman War is Interested in You: The Breakdown of International Order and the Threat of World War III isimli kitabında, Rusya-Ukrayna savaşı, Orta Doğu’daki çatışmalar ve Tayvan geriliminin büyük güçleri doğrudan karşı karşıya getirme riskine dikkat çekerken, ABD’nin güvenlik taahhütlerine ilişkin belirsizlikler, büyük güçler arasındaki rekabet ve liderlerin yanlış hesaplamalarının bölgesel krizlerin küresel bir savaşa dönüşmesine yol açabileceğini savunuyor. [1]
Elbette yeni bir dünya savaşının kaçınılmaz olduğunu söylemek doğru olmaz. Rachman da bunu söylemiyor.
Ancak böyle bir ihtimalin tartışılıyor olması bile uluslararası güvenlik ortamındaki değişimi anlamak açısından önemli.
Dahası, sıcak çatışmaların son dönemde yeniden ön plana çıkmasıyla birlikte Ukrayna’dan Avrupa’ya, Orta Doğu’dan diğer gerilim bölgelerine uzanan geniş bir coğrafyada güvenlik kaygıları artsa da günümüzün risk tablosu yalnızca savaş ihtimaliyle sınırlı değil.
Sıcak çatışmaların, yani literatürdeki adıyla “hard security” risklerinin yanı sıra siber saldırılar, kritik altyapılardaki kesintiler, enerji ve gıda tedarikindeki sorunlar ve yapay zekânın beraberinde getirdiği yeni riskler, yıllardır genişleyen güvenlik kavramını daha da genişletmeye devam ediyor. [2]
Çok boyutlu riskler, çok boyutlu hazırlık
Yaşanan bu değişimlerle birlikte güvenliğin kimler tarafından ve kimin için sağlandığı da önem kazanıyor. Artık bir ülkenin güvenliğini yalnızca askeri kapasite üzerinden değerlendirmek kesinlikle yeterli değil. Bir kriz karşısında devletin, kurumların ve toplumun ne kadar dayanıklı olduğu da en az askeri güvenlik kadar önemli.
Birleşik Krallık’ta yaşanan son gelişmeler bu açıdan dikkat çekici. İngiliz hükümeti, vatandaşlarına acil durumlarda en az üç gün boyunca temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek şekilde hazırlık yapmalarını tavsiye eden bir kampanya başlattı. Kişi başına dokuz litre su, üç günlük yiyecek, ilk yardım malzemeleri, el feneri, pil, battaniye ve bir miktar nakit para gibi maddeleri içeren tavsiyelerin amacı insanları savaşa hazırlamak değil; elektrik kesintileri, doğal afetler veya tedarik zincirlerindeki aksamalar karşısında gündelik hayatın devamlılığını sağlayabilmek. [3]
Teknolojik gelişmeler de bu tabloya yeni bir boyut ekliyor. Fransa’da geçtiğimiz günlerde bir süpermarket zincirine karşı yapılan siber saldırı, dijital tehditlerin gündelik hayatı ve temel ihtiyaçlara erişimi nasıl etkileyebileceğini gösteren çarpıcı bir örnek. [4] Yüzlerce marketteki soğutma sistemlerini hedef alarak buzdolabı ve dondurucuların sıcaklıklarını yükselterek tonlarca gıda malzemesinin imha edilmesine ve böylece milyonlarca Euro’luk maddi zarara neden olan saldırı, siber güvenliğin market raflarından gıda güvenliğine kadar uzanabilecek sonuçlarına karşı da düşünmemizi zorunlu kılıyor.
Nitekim yapay zekâ şirketlerinin finans sistemlerini, internet bağlantılarını veya elektrik ve su altyapısını etkileyebilecek büyük çaplı siber saldırı senaryolarına yönelik uzunca bir süredir hazırlık yaptığı bir sır değil. [5]
Benzer bir mesele finans sektöründe de karşımıza çıkıyor. Reuters’ın 22 Ekim tarihli haberine göre, ABD’deki büyük bankalar müşteri hesaplarına erişen üçüncü taraf yapay zekâ ajanlarının faaliyetlerini sınırlandırmaya çalışıyor. Buradaki kaygı, bazı sistemlerin kullanıcı talimatlarının ötesinde işlemler yapabilme ihtimali. Böylesi bir durumun küresel finans sistemleri üzerindeki tahribatın boyutunu milyar dolarlarla telaffuz ediliyor. [6]
Peki, biz hazır mıyız?
Kuzey Kıbrıs açısından bu soruyu sormak için fazlasıyla nedenimiz var. Orta Doğu’daki gelişmeler, enerji ve gıda tedarikinde dışa bağımlılığımız ve kamu hizmetlerinin teknolojik açıdan yetersizliği, krizlere hazırlık konusunu yalnızca teorik bir tartışma olmaktan çıkarıyor.
Bu bağlamda, Güney Kıbrıs’ta da sivil hazırlık ve stratejik stoklar gibi konularda kısa süre önce açıklanan önlemler, adanın kuzeyindeki kapasiteyi değerlendirmemiz gerektiğini hatırlatıyor. [7]
Burada amacım elbette bir tehdit senaryosu çizmek değil. Ancak bu konuların bir kriz yaşanmadan, sakin ve rasyonel bir biçimde konuşulmasının gerekli olduğunu düşünüyorum.
Örneğin bir siber saldırı durumunda veya uzun elektrik kesintilerinde hastaneler ve diğer kritik kamu hizmetleri ne ölçüde kesintisiz çalışabilir? Bölgesel krizlerin derinleşmesi ve akaryakıt, gıda ve diğer temel ihtiyaç maddelerinin tedarikinde aksamalar yaşanması durumunda hangi alternatiflerimiz var? Kamu kurumları bu tür durumlarda nasıl koordine olacak? Vatandaşlar doğru ve güvenilir bilgiye nasıl ulaşacak? Yanlış bilginin ve paniğin yayılmasını nasıl önleyeceğiz?
COVID-19 pandemisi ve son olarak Güney’deki İngiliz üslerini hedef alan drone saldırıları bunları biraz tecrübe etmemize ve tartışmamıza vesile olsa da yeterince ders çıkardık mı? Hazırlık düzeyimiz yeterli mi?






