Aidiyetin Mimarlığı ve Mimarisi Üzerine Denemeler 1: Sorular, Dil ve Sol Hareket
Son zamanlarda ‘aidiyet’ üzerine bir hayli düşünüyorum ve çalışıyorum. Bunun nedenleri ve zamanlaması üzerine ileride daha detaylı paylaşımlar yapabilirim. Ancak şimdilik burada duruyorum ve dikkatimi çeken, bu düşünce yolculuğumda peşime takılan bazı sözcüklere geçmek istiyorum. İşte ilkler: Aidiyet ve mensubiyet.
Aidiyet ve Mensubiyet
İkisi aynı şey değil. Yine de onları anlamsal olarak veya duygusal olarak karıştırıyor olma ihtimalimiz yüksek. Çünkü birbirleriyle ne kadar çok örtüşürlerse sanki o kadar iyi. İdeal ve reel gibi. Örtüşmediklerinde ne oluyor? Bir tür gerginlik acaba? Neyse... Böyle diyerek burayı da geçiyorum ve başka bazı sorular eklemek istiyorum.
- Bir üniversitenin, belediyenin, derneğin veya şirketin mensubu olmak bizi oraya ait kılmaya yeterli mi? Mensubiyet, kapıdan içeriye girebilmekse kimlerin buna hakkı var?
- Kimin içeriye girebileceğine kim karar veriyor? Biz mi, başkaları mı?
- Aidiyet, içeriye girdikten sonra içeride kendimize bir yer bulabilmek, edinebilmek, yaratabilmek gibi bir şeyse eğer, bunun kararını kim veriyor? Bizi içeriye alanlar mı, biz mi?
Ve işte tam da bu noktada bu ikiliye zihnimde bir sözcük daha ekleniyor ve üçlü oluyorlar. Aidiyet, mensubiyet ve mülkiyet. "Burası bana ait" ile "Ben buraya aitim" cümlelerinin her ikisi de neredeyse aynı kelimelerle kurulmuştur, fark ettiniz mi? Ancak ikinci cümlede ilişki tersine dönüyor. Peki, bize ait olmayan bir yerde kendimize bir aidiyet oluşturmamız veya kendimizi ait hissetmemiz mümkün müdür? Galiba evet.
Niye? Çünkü örneğin, çocukluğumuzda sokaklarda oynamak ve kendimizi oraya ait hissedebilmek için oraların tapularına ihtiyacımız yoktu. Okul bahçesinin tapusu da bizde değildi. Mahallenin, ağacın, denizin...
Öte yandan, özellikle yetişkinlikte tapusu bizde olmayan yerlere bizim demek bazen çok zordur. Bunu anlayabiliyorum. Yapamayız. Yine de farkı fark etmeden duramıyorum. Aidiyet ile sahiplik, yani sahip olmak arasındaki farkı.
Aidiyet İmar Edilebilir mi?
Mimarlık okumuş birisi olarak elimde olmadan aklım sahip olduğumuz ve ait olduğumuz veya ait hissettiğimiz mekanlar arasındaki farklara da kayıyor. Ve yine soruyorum, aidiyetin mimarları kimler?
Aidiyetin mimarlığını mümkün kılan koşullar neler? Burada mimar, imar gibi sözcükler takılıyor aklıma. Bazılarınız biliyordur. Mimar sözcüğünün kökeninde imar sözcüğü var. Yani mimar, imar eden kişidir. İmar kelimesini aslında çok kullanırız. Hatta uygulamadaki mimarların ilk baktıkları şey bir arazinin imar hakkıdır. ‘İmar planı’ da çok konuşulan bir tabirdir. Ancak onu o kadar çok bürokratikleştirdik ki kendisini özündeki anlamı ile duymuyoruz bile. Şimdi bir durdum ve size ne demek istediğimi sadece bu sözcük ailesine dayanarak anlatamayacağımı anladım. Bir de şöyle deneyeyim:
İnşa etmek
ve imar etmek arasında nasıl bir ilişki veya fark vardır? Bunu anlamak önemli.
Çünkü bu ikili de aynı şey değil.‘İnşa etmek bir yapı üretmekle ilişkiliyken imar etmek yaşamın gerçekleşebileceği koşulları oluşturmaktır’ dersek, sanırım en yalın açıklamaya epeyce yakın durduğumuz söylenebilir. Peki, bu denklemde mimarlık ne zaman kapıyı çalmaya, hatta yumruklamaya başlar? Temel atılırken mi? Çizim yapılırken mi? Peki ya tasarım? Daha hiçbir şey, sadece bir boşluk varken ilk ilk kim “‘Burada nasıl bir hayat mümkün’ sorusunu” sorar?
Şehir planlamacı mı, tasarımcı mı, politikacı mı, mimar mı, inşaat mühendisi mi, yer bilimci mi, çevre mühendisi mi, makine mühendisi mi, elektrik mühendisi mi, iç mimar mı?
Aidiyetin mimarlığı eğer mümkünse, ki tüm kalbimle bunun mümkün olduğuna inanmak istiyorum, bunun sorumlusu veya oldurucusu kimdir veya kimlerdir? Peki ya aidiyetin yapı taşları, malzemeleri? Taş, kerpiç, ahşap, beton, çelik, hak, hakkaniyet, güven, görülmek, duyulmak...? Peki ya yapım metodolojisi veya tekniği, yöntemi, yolu, yordamı?
Gördüğünüz gibi bu meseleler içimde iyice büyüyor.
Bir ‘Biz’ Nasıl Kurulur?
Boşlukta yaşamadığımızı, her şeyin politik olduğunu hatırlayarak durumu kendim için bir o kadar daha karmaşıklaştırıyorum. Düşüncelerim politika ve siyasi hareket paralelinde bir başka yere kayıyor. Politika, siyasi hareket ve eleştiri dili. Bunları düşünüyorum.
Sizce böyle bir şey denebilir mi? “Bir siyasi hareket de tıpkı bir mimar gibi insanları bir araya getirerek bir "biz" kurmaya, imar etmeye çalışıyor” diyebilir miyiz? Bu ‘biz’in olabildiğince kendimize ait hissedebileceğimiz bir yapı olması, bir geçmişin hikayesini anlatması ve bir gelecek tahayyül etmesi bekleniyor, diyebilir miyiz? Onun da bir içerisi, bir dışarısı, kapıları, eşikleri, merkezleri, kenarları ve sınırları oluyor, diyebilir miyiz? Ve tıpkı ilk başta sorduğumuz gibi burada da sorabilir miyiz: bu hareketin kapısı kimlere açık, kimleri mensubu olarak kabul etmeye meyilli veya gönüllü, kimler kapıdan içeriye girmek için "Açıl susam açıl" gibi özel kelimeleri, parolaları biliyor veya bilebiliyor?
Yanlış bir parola veya kelimeler kullandığımızda ne oluyor?
Diyelim ki doğru kelimeleri söyleyerek içeriye girebildiniz, girebildik. Size, bize bir mensubiyet bahşedildi. İçeride fikir değiştirmemize izin var mı? Sorular sorma, itiraz etme hakkımız var mı? Bu hareketin hafızasında kimler var, kimler yok? Ve burada kendimize bir yer bulmaya çalışırken sahte kimliklerimizle mi bu yeri aramamız gerekiyor, yoksa kendimiz olabiliyor muyuz?






