Kalabalıkların içinde hiç fark ettiniz mi; kiminin gülüşünde saklı bir mutluluk, kiminin suskunluğunda ağır bir yorgunluk, kiminin gözlerinde anlatmak isteyip de bir türlü dile getiremediği cümleler vardır. Aynı masanın etrafında oturan, aynı sokaktan geçen, aynı hayatın içinde birbirine değmeden yürüyen nice insan…
Her birinin içinde ayrı bir hikâye, her birinin yüreğinde kendine özgü bir mevsim yaşanır. Kimi baharı karşılamaktadır, kimi hâlâ kışın ortasında üşümektedir. Oysa dışarıdan baktığımızda hepsini aynı kalabalığın sıradan bir parçası sanırız.
Sizi bilmem ama gözlem yeteneğime ve hislerime güvenirim. Zaman zaman yanıldığım olsa da gözlemlediklerimin, sezgilerimin ve insan davranışlarına ilişkin değerlendirmelerimin zaman içinde karşılığını bulduğunu gördüm. İstemeden bulunduğum ortamlarda insanları incelerim; yüz ifadelerini, beden dillerini, suskunluklarını, gözlerinin bir noktaya dalıp gidişini…
Ancak bu, kimin kimin hakkında ne söylediğini öğrenme merakı değildir. Benim ilgimi çeken, insanların anlattıklarından çok, anlatamadıklarıdır. Çünkü insan bazen en derin cümlesini hiç konuşmadan kurar.
Sözler güzelleştirilebilir, gülüşler maskelenebilir, hatta mutluluk bile bir başkasını inandırmak uğruna özenle taşınan bir yüz ifadesine dönüşebilir. Fakat insanın içinde kopan fırtınalar, her zaman kelimelerin denetiminde değildir. Bir anlık dalgınlık, yarım kalan bir tebessüm, ansızın uzaklara çevrilen bir bakış… Bazen bütün bir hikâyeyi anlatmaya yeter. Belki de kalp gözü dediğimiz şey, tam burada başlar: Görünenin ardındaki görünmeyeni fark etmeye çalışmakta.
Bir restoranda oturduğunuzu düşünün. Etrafınızda onlarca insan var. Bir masada kahkahalar yükseliyor, diğerinde sessizce yemeğini yiyen biri pencereden dışarı bakıyor. Bir başkası telefonuna düşen mesajı okuduktan sonra yüzündeki ifadeyi değiştirmemeye çalışıyor. Kimi öfkesini içine gömüyor, kimi gözlerinden taşmak üzere olan bir damlayı saklıyor, kimi de sevincini belli etmemek istercesine dudaklarını sıkıyor. Başınızı biraz çevirseniz, yan masada bambaşka bir hayatın kapısı aralanacak. Yeter ki bakmayı değil, görmeyi bilelim.
Martin Buber’in insan ilişkilerine dair düşünceleri, karşımızdakini yalnızca bir nesne ya da hayatımızın içinden geçen sıradan bir kişi olarak değil, kendi dünyası olan bir insan olarak görmenin önemini hatırlatır.
Emmanuel Levinas ise; ötekinin yüzünü, bize karşı bir sorumluluğun başlangıcı olarak ele alır. Belki de bir yüzle gerçekten karşılaşmak, yalnızca ona bakmak değil; o yüzde kendi bilmediğimiz bir acıya, kendi yaşamadığımız bir sevince ve kendi hikâyemizden farklı bir hayata yer açabilmektir.
Elbette insanı bütünüyle anladığımızı söyleyemeyiz. Ben de zaman zaman yanıldım. İyi niyetli olduğunu düşündüğüm, güzel duygular beslediğine inandığım insanların karşısında hayal kırıklığına uğradığım oldu. Bir bakıştan, bir davranıştan ya da sezgiden hareketle vardığımız sonuçların her zaman gerçeği yansıtmadığını biliyorum. Bu nedenle artık anlamaya çalışmanın, anladığını iddia etmekten daha kıymetli olduğuna inanıyorum. Gözlem bir kapı aralayabilir ama o kapının ardındaki hayatı bütünüyle bildiğimizi göstermez. Empati, hüküm vermeden önce durabilmeyi gerektirir.
Üstelik yaşam, ilişkilerimizi de peşinden sürükleyen bir hızın içine bıraktı bizi. İşe yetişiyoruz, mesajlara cevap veriyoruz, yapılacaklar listelerini tamamlıyor, bir sonraki güne hazırlanıyoruz. Aile içinde, dostluklarda, sokakta, işte…






