Seks işçiliği tartışması, feminist hareketin en zor başlıklarından biri. Çünkü burada yalnızca bir kavramı değil; kadın bedenini, yoksulluğu, erkek talebini, kapitalizmi, patriyarkayı, insan ticaretini, göçü ve hak mücadelesini aynı anda konuşuyoruz.
Bu yazı seks işçiliğinin bütün biçimlerini ve bütün toplumsal cinsiyetleri açıklama iddiasında değil. Odağım, kadınların ticari cinsellik alanındaki konumu, özellikle ekonomik eşitsizlikle erkek talebinin kesiştiği alan. Bu sınır önemli; çünkü feminist hareket bu konuda tek sesli değil.
Bu yazıda “seks endüstrisi”, “sektör” ve “piyasa” sözcüklerini bağlama göre betimleyici anlamda kullanıyorum; bunlardan biriyle cinselliğin para karşılığı örgütlenmesini peşinen belirli bir emek kuramına yerleştirmiyorum. “Seks işçiliği” kavramını ise, kendisini böyle tanımlayanların hak ve özne olma talebini aktarırken koruyorum.
Feminizm içindeki siyasal ve kuramsal tartışmalar
Radikal feminist çizgi, ticari cinsellik alanına öncelikle patriyarka ve erkek talebi üzerinden bakar. Andrea Dworkin ve Catharine MacKinnon için mesele, iki yetişkin arasındaki nötr bir piyasa işlemi değil, kadınların cinsel olarak erişilebilir kılındığı daha geniş bir erkek egemenliği düzeninin parçasıdır (Dworkin, 1993; MacKinnon, 1993). Carole Pateman da sözleşme ve “özgür tercih” dilinin ardındaki cinsiyetlendirilmiş iktidar ilişkisine dikkat çeker (Pateman, 1988).
Liberal ve özerklik eksenli feminist itiraz başka bir yerden başlar. Yetişkin bir kadının baskı ve zorlama olmadan cinsel hizmet sunmayı seçmesi halinde, devletin ya da feminist hareketin onun yerine karar vermesi de vesayete dönüşebilir. Martha Nussbaum, para karşılığında bedensel hizmet sunmanın tek başına diğer ücretli emeklerden ahlaken bütünüyle farklı sayılamayacağını tartışarak bu seçici damgalamayı sorgular (Nussbaum, 1998).
Seks-pozitif ve seks işçisi hakları yaklaşımı bu itirazı ileri taşır: Kadın yalnızca cinsel tahakkümün nesnesi değil, cinsel bir özne de olabilir. Kendi deneyimini “iş” olarak tanımlayan birine dışarıdan “sen aslında ne yaşadığını bilmiyorsun” demek, feminist korumacılığı başka bir tahakküme dönüştürebilir. Seks işçilerinin örgütlenmeleri ve deneyimleri üzerinden gelişen literatür, hak, güvenlik, özne olma ve örgütlenme taleplerini merkeze alır (Kempadoo & Doezema, 1998).
Sosyalist, materyalist ve feminist politik ekonomi okumaları ise “rıza var mı?” sorusunu yeterli bulmaz; rızanın hangi maddi koşullarda verildiğini de sorar. Borç, işsizlik, bakım yükü, göçmenlik, barınma ve sınıfsal eşitsizlik, görünüşte özgür bir sözleşmenin taraflarını çok farklı güç konumlarına yerleştirebilir. Jane Scoular’ın işaret ettiği gibi, seks işçiliği “özgürlük ya da zorlama” ikiliğine indirgenemeyecek kadar karmaşıktır; hukuk da aynı anda koruyan, güçlendiren ve cezalandıran bir role bürünebilir (Scoular, 2004, 2015).
Kesişimsel ve postkolonyal feminist yaklaşım da önemli bir uyarı yapar: “Kadın” tek ve homojen bir kategori değildir. Sınıf, göçmenlik statüsü, ırksallaştırma, vatandaşlık, yaş ve bakım sorumlulukları kadınların hareket alanını farklılaştırır (Crenshaw, 1989; Kempadoo & Doezema, 1998). Varlıklı, vatandaşlık güvencesi olan ve çalışma koşullarını belirleyebilen biriyle; göçmen, borçlu, barınması ve çalışma izni işverenine bağlı biri aynı ekonomik güçle seçim yapmaz.
Feminist tartışmayı iki slogana sıkıştırmak yetmiyor: “Özgür seçimdir” ya da “mutlak sömürüdür.” Gerçek hayat çoğu zaman bu iki cümlenin arasında, daha gri ve daha rahatsız edici bir yerde yaşanıyor.
Bir tarafta “seks işçiliği” kavramının damgalayıcı dili kırdığını savunanlar var. Bunun dayandığı ciddi bir hak ve sağlık problemi bulunuyor. UNAIDS’in 2024 tematik notunda, raporlama yapan ülkelerin medyanına göre seks işçilerinin yüzde 26’sının son altı ayda damgalanma ve ayrımcılık yaşadığı, yüzde 14’ünün bu nedenle sağlık hizmetlerine başvurmaktan kaçındığı ve yüzde 21’inin son 12 ayda şiddete maruz kaldığı bildiriliyor (UNAIDS, 2024).
Bu rakamların söylediği şey açık: Mesele ahlak değil. Mesele can güvenliği, sağlık hakkı, damgalanma ve şiddet.
UNAIDS ve Dünya Sağlık Örgütü de cezalandırıcı hukuk düzenlemeleri ile yapısal engellerin sağlık hizmetlerine erişimi zorlaştırabildiğini vurguluyor; seks işçilerinin hak ve sağlık hizmetlerine erişimini güçlendirecek, kriminalizasyonu azaltacak politikaları destekliyor (UNAIDS, 2024; World Health Organization [WHO], 2022).
Bunu görmezden gelmek doğru olmaz. Ama bir alanın suç olmaktan çıkarılması, feminist ve sınıfsal eleştiriden çıkarılması anlamına gelmez. “Seks işçisi cezalandırılmamalıdır” demek başka; “ticari cinsellik alanında sömürü yoktur” demek başka.
Benim itirazım tam burada başlıyor.
Bir alanı “iş” diye adlandırmak, içindeki güç ilişkilerini ortadan kaldırmaz. O halde yoksulluğa, borca, göçmenliğe, erkek talebine, bakım yüküne ve ekonomik bağımlılığa bakmak gerekir. Daha da önemlisi: Bir kadının başka bir hayat kurma imkânı gerçekten ne kadar vardır?

Ölçemediğimiz alan
Avrupa Hastalık Önleme ve Kontrol Merkezi’nin 2024 raporu, seks işçiliğinin ne kadar eksik ölçüldüğünü de gösteriyor. Avrupa ve Orta Asya’daki 55 ülkeden yalnızca 20’si, yani yüzde 36’sı, 2018-2020 döneminde seks işçisi nüfusuna ilişkin bir tahmin bildirmişti. Bildirilen oranlar 100 bin nüfusta İrlanda’da 20’den Moldova’da 820’ye kadar değişiyordu (European Centre for Disease Prevention and Control [ECDC], 2024).
Bu sayılar alanın gerçek büyüklüğünü vermiyor; veri açığını gösteriyor. ECDC de sağlam veri eksikliğinin risk, hizmetlere erişim ve ülkelerin yanıtları hakkında kesin sonuçlara ulaşmayı zorlaştırdığını belirtiyor (ECDC, 2024).
Burada önemli bir ayrım var: Veri yokluğu, sorunun varlığını kanıtlamaz; ama “veri yok, öyleyse sorun da yok” dememize de izin vermez. Gazeteciliğin işi yalnızca rakamı aktarmak değil, hangi verinin neden üretilmediğini de sormaktır.
Kuzey Kıbrıs’a bakınca
Kıbrıs’ın kuzeyine baktığımızda tartışma teori olmaktan çıkıyor. Son yıllarda gece kulüplerinde çalışan kadınlarla ilgili ölümler, intihar, intihar girişimi ve şiddet ihbarları kamuoyuna yansıdı.
Kanıtın izin verdiği yerden ileri gitmemek gerekiyor. Bir kadının gece kulübünde ölmesi, ölümün mutlaka insan ticaretinden kaynaklandığını; bir intihar girişimi de doğrudan çalışma koşullarının sonucu olduğunu göstermez.
Ama aynı çalışma düzeni çevresinde ölüm, şiddet ve ağır mağduriyet vakaları tekrarlanıyorsa, araştırılmaya değer hiçbir yapısal ilişki olmadığını söylemek de aceleci olur. Bu vakaları hükmün kanıtı değil, araştırılması gereken bir örüntünün işaretleri olarak okumak daha doğru.
2014’te gece kulübünde çalışan 26 yaşındaki Fas uyruklu Sıham Benchargui, aynı iş yerinde çalışan Hüseyin Demiri ile birlikte silahlı saldırıda öldürüldü. Dönemin haberleri ve dava sürecine yansıyan ifadeler, kadının işten ayrılması ve failin sahiplenici tutumu etrafında gelişen bir çatışmayı kayda geçirdi (Menteş, 2014). Olay gece kulüplerindeki bütün çalışma ilişkilerini temsil etmez; ama erkek sahiplenmesinin ölümcül şiddete dönüşebildiğini gösteren yerel hafızanın bir parçasıdır.
2018’de Belarus vatandaşı 26 yaşındaki Volha Viarbouskaya, çalıştığı gece kulübündeki odasında baygın bulundu ve hastanede yaşamını yitirdi. Ardından kadınların çalışma koşulları, pasaport uygulamaları ve “seks köleliği” iddiaları ülke gündemine taşındı; İçişleri ve Çalışma bakanlarının toplantı yaptığı bildirildi (Karahasan, 2018). Ölüm nedenini insan ticaretine bağlamak için elimizde yeterli kanıt yok. Ancak olayın devlet düzeyinde çalışma rejimi tartışmasına yol açması önemlidir.
3 Mart 2025’te Moldova vatandaşı 25 yaşındaki Anastasia Melega, çalıştığı gece kulübüne ait odada ölü bulundu. Polis, yürüttüğü ileri soruşturmada Melega’nın yaşamına son verdiğini açıkladı (Gündem Kıbrıs, 2025). İçişleri Bakanlığı daha sonra Melega’nın 14 Şubat 2025’te “konsomatris” statüsünde çalışmak üzere ön izinle ülkeye geldiğini ve çalışma izni işlemlerinin sürdüğünü bildirdi (Kıbrıs Kanal T, 2025c).
Olay bununla kapanmadı. Kadın ve insan hakları savunucuları, ölüm nedeninin açıklanmasının çalışma koşullarına ilişkin soruları ortadan kaldırmadığını söyledi. Melega’nın bir yakını, pasaportuna el konulduğunu, ülkesine dönmek istediğinde para talep edildiğini ve bedeninde yaralar bulunduğunu ileri sürdü (Kıbrıs Kanal T, 2025a). Bunlar ciddi fakat kamuya açık bir mahkeme kararıyla kesinleşmemiş iddialar. Doğru tutum, iddiayı hükme çevirmek değil, bağımsız ve şeffaf biçimde araştırılmasını istemektir.
15 Nisan 2025’te aynı işletme grubuna bağlı başka bir gece kulübünde çalışan bir kadının intihar girişiminde bulunduğu haberleştirildi; hastaneye kaldırıldığı ve hayati tehlikesinin bulunmadığı belirtildi (Kıbrıs Kanal T, 2025b). İki olayın aynı nedenden kaynaklandığını söyleyemeyiz. Ancak kısa aralıklarla benzer çalışma ortamlarında yaşanan ağır vakaların bağımsız biçimde incelenmesini istemek spekülasyon değildir.
Üstelik elimizde yalnızca tekil olaylar yok. Kıbrıslı Türk İnsan Hakları Vakfı’nın bilgi talebine Polis Genel Müdürlüğü tarafından verilen yanıta göre, gece kulüplerinde son beş yıllık dönemde 11 farklı suç türünde 16 suç veya suç iddiası ihbar edildi. Bunların 12’si “konsomatris” olarak çalışan kadınlardan geldi (Kıbrıs Postası, 2025).
Bu rakam iki biçimde yanlış okunabilir: “Yalnızca 16 ihbar var, demek ki ciddi sorun yok” denebilir ya da 16 ihbar alanın eksiksiz fotoğrafı gibi sunulabilir. İkisi de doğru değil.
İhbar sayısı yalnızca bildirilenleri söyler; bildirilmeyenler hakkında güvenilir bir tahmin vermez. Asıl soru şu: Çalışma izni, barınma ve gelir bakımından işverene bağımlı olabilen göçmen bir kadının şikâyet mekanizmalarına ulaşması ne kadar kolaydır?

Rıza nerede biter, zorlama nerede başlar?
Hukuken 18 yaşını geçmiş olmak ekonomik olarak özgür olmak anlamına gelmez. Reşit olmak, gelirden barınmaya, göçmenlik statüsünden borca kadar hayatın maddi koşullarında eşit pazarlık gücüne sahip olmak değildir. Ama yoksulluk içinde alınan her kararı da otomatik olarak “zorla çalıştırma” sayamayız. İnsanlar kapitalizm altında pek çok işi ekonomik zorunluluk nedeniyle yapıyor.
Peki ticari cinsellik alanını başka gelir getirici faaliyetlerden ayıran nedir?
Burada bedensel ve cinsel mahremiyet, ağırlıklı erkek talebi, şiddet riski ve cinsiyetlendirilmiş güç ilişkileri aynı yerde kesişiyor. “Başka işler de zor koşullarda yapılıyor” demek bu yüzden meseleyi kapatmıyor.
Rızanın bir de cinsel özgürlük tarafı var. Feminist cinsellik literatürü, cinselliği yalnızca tehlike, tahakküm ve şiddet alanı olarak değil; haz, arzu ve özneleşme alanı olarak da düşünmemiz gerektiğini hatırlatır (Vance, 1984). Cinselliğin evlilik, aile, heteroseksüellik ve üreme etrafında normlaştırılması, hangi arzuların meşru, hangi pratiklerin sapkın ya da ahlak dışı sayıldığını tarihsel olarak biçimlendirmiştir (Rich, 1980; Rubin, 1984).
Erkek talebini değişmez, doğal ve tarihdışı bir veri sayarsak önemli bir soruyu atlamış oluruz. Bugünkü talep hangi patriyarkal cinsel normlar, hangi heteroseksüel düzenlemeler, hangi tabu ve yasaklar içinde oluşuyor? Cinselliğin daha eşit, karşılıklı ve yasaklarla daha az belirlenen biçimlerde yaşandığı bir toplumda ticari talep bugünkü biçim ve ölçekte sürer miydi? Bunun kesin bir cevabı yok; varsaymak yerine araştırmak gerekir (Rich, 1980; Rubin, 1984).
Seks işçiliği ile insan ticareti ya da zorla ticari cinsel sömürü aynı kategori değildir. ILO, Walk Free ve IOM’un küresel tahminine göre 2021’de 27,6 milyon kişi zorla çalıştırma koşullarındaydı; 6,3 milyonu zorla ticari cinsel sömürü kapsamındaydı (International Labour Organization, Walk Free, & International Organization for Migration, 2022). ILO’nun güncel veri sayfası, kadın ve kız çocuklarının zorla ticari cinsel sömürü içindeki sayısını yaklaşık 4,9 milyon olarak veriyor (International Labour Organization [ILO], 2024).
UNODC’nin 2024 Küresel İnsan Ticareti Raporu, tespit edilen mağdurların yüzde 38’inin çocuk olduğunu; cinsel sömürü amacıyla insan ticaretine maruz bırakılanların yüzde 64’ünün kadın, yüzde 28’inin kız çocukları olduğunu bildiriyor (United Nations Office on Drugs and Crime [UNODC], 2024).
Bu veriler “bütün seks işçileri insan ticareti mağdurudur” demiyor; böyle bir sonuç seks işçilerinin özne olma hakkını da siler. Söyledikleri şu: Zorla ticari cinsel sömürü ve insan ticareti gerçek, büyük ve güçlü biçimde cinsiyetlendirilmiş olgulardır. Tartışma bu gerçeği dışarıda bırakamaz.
Düğüm tam burada: Ekonomik zorunluluk, sınırlı geçim seçenekleri ve eşitsiz pazarlık gücü hangi noktada borçlandırma, tehdit, şiddet, belgelere el koyma ya da çıkış yolunun kapatılmasıyla fiilî zorlamaya dönüşüyor?
Gençlik, beden ve ticari talep
Bir başka tartışma gençlik ve beden üzerinden yürüyor. Ticari cinselliğin bazı biçimlerinde gençlik ve “genç görünme” ekonomik değerle ilişkilendirilebiliyor. Estetik müdahaleler, beden ölçüleri ve görünüş, müşteri talebinin parçasına dönüşebiliyor.
Kuzey Kıbrıs özelinde, estetik operasyonların işletmelerce sistematik biçimde finanse edildiğini ve kadınların bu yolla borçlandırıldığını gösteren güvenilir, karşılaştırılabilir kamusal veri yok. Bu yüzden saha anlatılarını alanın genel özelliği gibi sunamayız.
Veri açığı bu soruyu ortadan kaldırmıyor. Tam tersine, kadınların görünüşlerini müşteri talebine göre değiştirmeye iten ekonomik, kurumsal ve toplumsal baskıların neden düzenli biçimde araştırılmadığını sormayı gerektiriyor.
Annelik konusunda da benzer bir veri açığı var. Bazı kadınların çocuklu, boşanmış, ayrılmış ya da tek başına bakım yükü taşıyan anneler olduğu biliniyor; Anastasia Melega’nın bir çocuk annesi olduğu da yakınının anlatımına yansıdı (Kıbrıs Kanal T, 2025a). Ancak “seks işçilerinin çoğu annedir” gibi küresel ya da Kıbrıs’ın kuzeyine özgü bir oran vermek için yeterli veri yok.






