Gelecekten beklentilerimiz şöyle dursun, artık çoğu zaman anlık olarak yaşamı sorguluyoruz.
“Acaba bugün başıma trafikte bir şey gelecek mi?”
Bu cümle, farkında olmadan gündelik hayatımızın bir parçası haline gelmeye başladı.
Bir yanda ani gelişen sağlık sorunları, artan hastalıklar ve kayıplar…
Bir yanda sınavların, işsizliğin ve belirsizliğin arasında sıkışan gençler; onların geleceği için kaygılanan ebeveynler…
Trafikte giderek artan karmaşa, kaybedilen saatler ve nerede, ne zaman karşımıza çıkacağını bilemediğimiz o sürekli tedirginlik hali…
Boşanmalardaki artış, taciz haberleri, sokakta ve günlük yaşamda daha görünür hale gelen şiddet…
Bazen düşünüyorum: Ben 90’lar çocuğuyum, size de aynı geliyor mu?
70’li, 80’li yaşlarda olmak bize çok büyük bir yaş gibi gelirdi. Ölüm ya da trafik kazası, sanki hayatın çok uzağında duran ihtimallerdi.
Şu anda yaşlı nüfusumuz giderek artıyor, o kadar da uzak değil artık hiçbir şey..
Elbette o zaman da hastalık vardı, kaza vardı, şiddet vardı, ölüm vardı. İnsan hayatı hiçbir dönemde kusursuz değildi.
Ama bugün başka bir şey var.
Haberin bize ulaşma hızı, hayatın değişme hızı ve tehlikelerin görünürlüğü baş döndürücü.
Belki çocukluğumuzda da birçok şey vardı.
Belki kanser de vardı, kalp hastalıkları da, trafik kazaları da…
Fakat teknoloji bugünkü kadar gelişmiş değildi. Dünyanın öbür ucundaki bir olay birkaç saniye içinde telefonumuzun ekranına düşmüyordu.
Etrafımızdakileri tanırdık!
Mahallede kim oturuyor bilirdik.
Çocukluğumuzda sokağa çıkar, akşam olana kadar oynardık. Yaz akşamlarında saat 9’u, 10’u geçerken bile mahalleden çocuk sesleri yükselirdi.
Çığlık değil…
Oyunun, kahkahanın, hayatın sesi.
Şimdi ise; bazen yan komşumuzun kim olduğunu bilmiyoruz.
Çocuğumuzu sokağa tek başına bırakırken iki kez düşünüyoruz. Çünkü artık yalnızca trafikten değil, tanımadığımız insanlardan da çekiniyoruz.
Ve insanın zihninde ister istemez şu soru beliriyor: Biz ne zaman bu kadar korkmaya başladık?
Ölümün Bu Kadar Yakın Olduğu Bir Hayat!
Ölüm dediğimiz olgu bugün sanki hayatın kıyısından değil, tam ortasından geçiyor.
Yolda seyrediyorsunuz, kurallara uyuyorsunuz, hiçbir günahınız yok!
Fakat karşıdan gelen bir araç bir anda sizin hayatınıza giriyor ve birkaç saniye içerisinde her şey değişebiliyor.
En yakın örneği daha geçen gün yaşandı, maalesef ki!
Ne acıdır ki bu nedenle trafik meselesini yalnızca “sürücü hatası” diyerek açıklamak artık bana yeterli gelmiyor.
Elbette sürücü sorumluluğu var.
Hız var, dikkatsizlik var, alkol var,telefon kullanımı var, kurallara uymamak var!
Fakat kamu yönetiminin de sorması gereken sorular bulunuyor:
Sistemi nasıl kurduk?
Yollarımız yeterli mi?
Kavşaklarımız güvenli mi?
Yol geometrileri doğru mu?
Aydınlatmalar yeterli mi?
Yaya güvenliği gerçekten gözetiliyor mu?
Denetim yeterli mi?
Trafik verileri düzenli toplanıyor ve analiz ediliyor mu?
Nüfus artışını, araç sayısını ve kentleşmeyi yıllar öncesinden öngörerek ulaşım politikası üretebiliyor muyuz?
Yoksa sorun büyüdükten sonra mı müdahale ediyoruz?
İşte tam burada mesele yalnızca trafik olmaktan çıkıyor.
Mesele devlet kapasitesi ve kamusal planlama meselesine dönüşüyor.
Yazının bu kısmında, tabii ki eleştirenler de olacak; “Yeterli değil mi, yapılmıyor mu, yapılanlar var” diyenler de olacaktır. Ben burada “Hiçbir şey yapılmıyor” demiyorum. Asıl sormak istediğim soru şu: Yapılanlar yeterli mi? Çünkü burada konuştuğumuz şey yalnızca yapılanların varlığı değil, yeterliliği ve belirli bir standarda ulaşıp ulaşmadığıdır. Elbette birçok noktada yapılmayanlar da var. Bu noktalar üzerinden de yalnızca bir dönemi değil, tüm dönemlerdeki kamu politikalarını sorgulamak gerekiyor, öyle değil mi?
Konunun derinliğine inecek olursak, dünyada bunun örnekleri var.
İsveç’in 1997 yılında ortaya koyduğu “Vision Zero – Sıfır Vizyonu”, trafik sisteminin temel amacının ölümleri ve ağır yaralanmaları mümkün olduğunca ortadan kaldırmak olması gerektiğini savunuyor. Bu yaklaşımın temelinde çok önemli bir fikir var: İnsan hata yapabilir. Sistem ise, bu hatanın ölümle sonuçlanmasını engelleyecek şekilde tasarlanmalıdır.
Trafikte, “Vizyon Sıfır” yaklaşımımız var. Ancak burada asıl sorulması gereken şu: Ne kadar başarılı olduk? Bu da üzerinde düşünülmesi gereken önemli bir soru işareti.
Hollanda’da geliştirilen “Sürdürülebilir Güvenlik” yaklaşımı da yolu, aracı, kullanıcı davranışını ve eğitimi bir bütün olarak ele alıyor.
Yani yalnızca sürücüyü suçlamak yerine, ulaşım sisteminin tamamını sorguluyor.
Dünya Sağlık Örgütü’nün öne çıkardığı sistem yaklaşımı da aynı noktaya işaret ediyor: İnsan hata yapabilir.
Değişmesi gereken, bu hatanın bedelinin neden ölüm olmak zorunda olduğudur.
Bence bizim de artık bu soruya cesaretle bakmamız gerekiyor: Trafikte insanı mı değiştireceğiz, sistemi mi?
Cevap aslında ikisi öyle değil mi?
Ama sistemin sorumluluğunu yalnızca bireyin omuzlarına bırakmadan…
Biz Kaç Kişiyiz?
Bir başka mesele de nüfus.
Kuzey Kıbrıs giderek daha kozmopolit bir ülke haline geliyor. Birçok ülkeden, birçok kültürden insan burada yaşıyor.
Bu çeşitlilik başlı başına bir zenginlik.
Fakat beraberinde çok ciddi bir kamu yönetimi sorusu getiriyor: Biz kaç kişiyiz ve gelecekte kaç kişi olacağız?
Bu sorunun tartışmalardan bağımsız, somut verilerle bilinmesi gerekiyor.
Çünkü nüfus yalnızca nüfus sayımı değildir.
Nüfus; su tüketimidir, elektrik tüketimidir, trafik yoğunluğudur, konut ihtiyacıdır, okul sıralarıdır…
Hastane yataklarıdır, kanalizasyon ve altyapıdır, toplu taşımadır, çöp toplama kapasitesidir, acil sağlık hizmetlerinin yüküdür.
Ve en önemlisi nüfus, kentin geleceğidir!
Bugün su tüketimine, kuraklığa, araç sayısına, artan inşaatlara, sınıflardaki doluluğa ve hastanelerdeki yoğunluğa baktığımızda aslında kent bize bir şey söylüyor,kent konuşuyor!
Sadece biz yeterince dinliyor muyuz?
Peki Ya Emlak Sektörü Bize Ne Söylüyor?
Nüfus meselesinin hemen yanında bir başka büyük tablo daha var: Emlak sektörü.
Çünkü bir ülkede nüfus değişiyorsa, o nüfusun nerede yaşayacağı, hangi konutlara ulaşabileceği, hangi bölgelerde yoğunlaşacağı ve bu büyümenin kentin dokusunu nasıl değiştireceği de kamu yönetiminin meselesidir.
Bugün artık yalnızca “ev fiyatları neden bu kadar arttı?” diye sormak bana yeterli gelmiyor.
Asıl soru şu: Bu fiyatlarla insanlar nerede ve nasıl yaşayacak?
Bir zamanlar daha ulaşılabilir olan konutların yerini giderek daha yüksek fiyatlı evler alırken, 1+1 dairelerin bile geldiği fiyatları konuşuyoruz.
Yeni yapılan binalar yükseliyor, yeni bölgeler açılıyor, arazi değerleri değişiyor, konut yatırımı büyüyor.
Ancak bütün bunların karşısında daha temel bir soruya cevap vermek zorundayız: Biz nasıl bir kent kuruyoruz?
Çünkü mesele yalnızca bir ev satın alabilmek değil.
Mesele, o evin bulunduğu mahallenin geleceği, o mahallede kaç kişi yaşayacak?
Kaç araç olacak?
Okul yeterli olacak mı?
Sağlık hizmeti yeterli olacak mı?
Su yetecek mi?
Elektrik altyapısı kaldıracak mı?
Yollar bu nüfusu taşıyabilecek mi?
Toplu taşıma olacak mı?
Çocukların oynayabileceği alan kalacak mı?
Ve belki daha önemlisi:
Bugün satılan bir arsanın, yapılan bir binanın veya açılan yeni bir yerleşim bölgesinin 10-20 yıl sonra yaratacağı kamusal yükü hesaplıyor muyuz?
Çünkü konut yalnızca dört duvar değildir.
Her yeni konut aynı zamanda yeni bir yol ihtiyacıdır.
Yeni bir su tüketimidir, yeni bir kanalizasyon bağlantısıdır, yeni bir okul ihtiyacıdır, yeni bir sağlık hizmeti talebidir, yeni bir trafik yüküdür, yeni bir belediye hizmetidir.
Dolayısıyla emlak sektöründeki hareketlilik yalnızca ekonomik bir veri olarak görülemez.
Emlak aynı zamanda kentleşme ve kamu politikası meselesidir.
Bir de işin başka bir boyutu var, ülke giderek daha fazla yabancılaşıyor!






