Kıbrıs meselesinde yine hareketli bir diplomasi trafiğinin içerisindeyiz…
Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Kişisel Temsilcisi Maria Angela Holguin, yeni bir 5+1 toplantısının hazırlıklarını yürütüyor…
Holguin’in açıklamalarına baktığımızda toplantının yapılabilmesi için taraflar arasında güven ortamının güçlenmesi, somut ilerleme sağlanması ve siyasi iradenin ortaya çıkması gerektiğinin altının çizildiğini görüyoruz…
BM de son dönemde taraflar arasında sağlanan birtakım “yakınlaşmaları” ön plana çıkarıyor…
Gençlik Teknik Komitesi, çevre ve iklim konusunda iş birliği, mezarlıkların restorasyonu, mayınlardan arındırma, kültürel eserlerin karşılıklı değişimi, hava kalitesinin izlenmesi…
Elbette bunların tümü iki toplumun günlük yaşamına katkı sağlayabilecek önemli adımlardır…
…
Ancak bunları Kıbrıs sorununun özünde bir siyasi yakınlaşma olarak değerlendirmek mümkün değildir.
Çünkü egemenlikten siyasi statüye, güvenlikten garantilere kadar temel konularda tarafların pozisyonları arasındaki uçurum hâlâ ortadadır…
Tam da böyle bir ortamda Derinya’da yaşananlar bize başka bir gerçeği hatırlatıyor…
Tasos Isaac ve Solomos Solomou’nun ölüm yıldönümleri nedeniyle düzenlenen etkinliklerin geçişleri etkilemesi, geçmişte yaşanan çatışmaların aradan 30 yıl geçmesine rağmen nasıl bugünün siyasetine taşınabildiğini gösteriyor…
Bir tarafta yeni geçiş kapılarının açılması “güven yaratıcı önlem” olarak masada tutuluyor, diğer tarafta mevcut geçişlerin siyasi nitelikli etkinliklerden etkilenmesi gündeme geliyor…
…
O halde sormak gerekiyor:
Hangi yakınlaşmadan söz ediyoruz?
Asıl mesele de tam burada başlıyor…
Rum tarafı Kıbrıs Türk halkını ayrı ve egemen bir halk olarak görmeye yanaşmadığı, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tek meşru devlet olduğu anlayışından vazgeçmediği sürece federasyon temelinde kurulacak bir ortaklığın sürdürülebilir olacağını düşünmek gerçekçi değildir…






