‘’Gerçek şu ki sonsuza kadar yas tutacaksınız. Sevdiğinizin kaybını atlatamayacaksınız, ama onunla yaşamayı öğreneceksiniz. İyileşeceksiniz ve acısını çektiğiniz kaybın etrafında kendinizi yeniden inşa edeceksiniz. Tekrar tam olacaksınız ama asla aynı kişi olmayacaksınız.’’
(Elisabeth Kühler Ross)
l.
Doktor Victor Frankl ‘İnsanın Anlam Arayışı’ kitabında, İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi toplama kamplarındaki zulümlerden sağ kurtulanların -o da onlardan birisidir, söz konusu otobiyografik kitabını burada yaşadıklarından hareketle yazmıştır-, yıllar sonra o günlere dair yaşadıkları hakkında, kendileriyle söyleşi yapmak isteyenler karşısında suskun kalmalarının nedenini, yine onların ağızlarından şöyle dile getirir: ‘’O olayları yaşamayanlar ne o zaman hissettiklerimizi ne de şimdi hissettiklerimizi anlayabilir.’’ Yakınlarını, üstelik çok vahşice uygulamalar sonucu yitirmenin acısını yaşayanların bu sözleri, göz ardı edilemeyecek genel bir gerçekliği ortaya koyar. O da şudur: Acıyı doğrudan yaşayanların (‘yaşanmış deneyimler’) hissettikleriyle onun hikâyesini dinleyenlerin/okuyanların/izleyenlerin (‘aktarılmış deneyimler’) hissettiklerinin aynı ol(a)mayacağı. Yine bu ifade kanımca bir başka gerçekliği daha açığa çıkarıyor: Bu yaşananlara dair dışardan yapılan/yapılacak çözümlemelerin ve de çözüm önerilerinin, o acıyı doğrudan (içerden) yaşayanlarda tam anlamıyla bir karşılık bulamayacağı, eksik kalacağı. Nitekim Dr.Frankl ‘’bu kitapta anlatılanlardan kuru teoriler damıtmayı başkalarına bırakıyorum’’ derken ve de bunu yapacak olanların ‘nesnellik’ iddiasında olsalar ve buna özen gösterseler de ‘’gerçek değere sahip ifadelerden çok uzak’’ olacağını ilave ederken, bir bakıma buna dikkat çekmektedir.
Auschwitz mağduru bir başka isim, oradaki zulmü hem yaşayan hem de tanığı olan ve yıllar sonra hâlâ o ağır yükün etkisinden kurtulamayarak intihar eden Primo Levi ise o günleri anlattığı ‘’Bunlar da mı insan?’’ kitabını neden yazdığını, ‘’Anlatmak bir görevdi. Tanıklık etmek bir borç. Çünkü unutmak, onların iki kez ölmesi olurdu.’’ diye açıklar. Hafızanın (belleğin) seçici olması özelliği ve de sürekli ‘hatırlamak-unutmak’ diyalektiğine maruz kalarak çalıştığı gerçeğinden hareketle, mağdurun bireysel/kolektif hafızanın mutlak sabitesi olarak (böyle olması gerektiğini düşünerek), ‘unutmak’ karşısında ‘hatırlamak’ edimini öne çıkarır.
Geçmiş zaman (tarih) ve mekân (coğrafya) ölçeğinde gelişen, deneyim ve algıları biriktiren/ayıklayan-dönüştüren-yeniden inşa eden-muhafaza eden, çok boyutlu dinamik bir süreç olarak ‘hafıza’nın (‘bellek’in); özellikle yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren gerek siyasette (siyasi bir tavır, yaklaşım olarak) örnek uygulamalarla, gerekse akademik-entelektüel çevrelerde (bilgi/düşünce) yoğun külliyat olarak gündeme gelmesinin ciddi gerekçeleri var. ‘Geçmişle yüzleşmek/hesaplaşmak’’ ve de ‘’hakikat ve adalet’’ arayışları kapsamında gelişen bu sürecin, farklılıkların bir arada yaşayabileceği, çatışmaların sonlandırıldığı, barışçıl ‘yeni gelecek’ arayışı/talebiyle örtüştüğünü, kendini dayatan gerekçenin de buradan kaynaklandığını söylemek mümkün. Kritik soru, hayata geçen kimi somut örnekler ve sonuçları da göz önüne alındığında, bu kapsamda yapılanların, öngörülen hedefler konusunda ne oranda başarılı olduğu ya da başarılı olmak için neler yapılması gerektiği. Siyasi, akademik-entelektüel düzlemde tartışmalar da en çok burada yoğunlaşıyor. Geçmişten bugüne yaşanan tarihsel seyir göz önüne alındığında, hafızanın sürekli maruz kaldığı, çalışma dinamiğinin esası ‘hatırlama-unutma’ diyalektiği, bu tartışmaların/çalışmaların temel unsuru olarak öne çıkıyor.
Buraya gelmeden öncesine bakmakta yarar var.
II.
İnsanlığın bugünlere kadar sarkan ve arada geliştirilen yöntemlere (denetleyici uluslararası kurumsal yapılar ve bağlayıcı hükümler içeren hukuksal düzenlemelere) rağmen hâlâ devam edegelen kanlı tarihinin, trajik örnekleri-savaşlar, soykırımlar, çatışmalar, yıkımlar vb.- fazlasıyla içerdiği; bir başka ifadeyle bu serencamın ‘acıların tarihi’ olarak tecelli ettiği somut bir gerçekliktir. Siyasi olarak uluslaşma/ulus-devletleşmenin, ideolojik olarak milliyetçiliğin ön aldığı, ekonomik olarak kapitalist üretim biçimi ve ilişkilerinin açığa çıktığı ve de politikanın güç mücadelesi-çıkar ilişkisi ekseninde yürütüldüğü bu (modern) dönemde, gelişen tarihsel sürecin maliyeti her alanda çok daha ağır olacaktır; misal, yirminci yüzyılın ilk yarısında cereyan eden iki dünya savaşında sivil-asker 100 milyon insan hayatını kaybedecektir. Vahşet yüklü böylesi dramatik ve de trajik sürecin geride kalanlarda, bir karşılığının olacağı aşikârdır. Bu karşılık, özellikle yakınlarının kayıplarıyla mağduriyeti/acıyı fazlasıyla yaşayanların hafızalarında çok daha yoğun olmak üzere, bireysel/kolektif hafızalarda, yaşanan olaylara ve faillerine yönelik olarak yüklenen anlamlar ve de kurulan anlatılar çerçevesinde oluşan ağır, sancılı bir muhteviyattır. Bu süreçte siyasi yapılanma (ulus-devlet), siyasi ideoloji (milliyetçilik) ve siyasi anlayış (reel-politik) kendi durduğu yerden ve kendiyle -kendi biricikliği ve her koşulda haklılığıyla-, sınırlı bu muhteviyatın siyasi/ideolojik koordinatlarını (neyin, nasıl hatırlanması -haliyle nelerin unutulması; neyin suç/ihanet olup olmadığı) belirleyecek, buradan kendine meşruiyet kazandıracaktır. Böyle olunca, insanlığın ‘ortak’ acısı olarak yaşanan tarihsel süreç, her ulusun/topluluğun ‘kendi’ acısı olarak ayrışacak, ayrışan her acının sorumlusu düşman bir başkası/öteki(ler) olacak, bu kendiyle sınırlı acılar, mensuplarının bireysel/kolektif/ulusal hafızalarında, seçimlere tabi, her daim kurgusal/hayali dozu olan hikâyeleriyle yaşayacak/yaşatılacaktır. (Ernest Renan, ‘’ortak acı’’nın sevinçlerden/zaferlerden daha birleştirici olduğunu söyler ve ‘’Milli hatıralar arasında yaslar zaferlerden daha makbuldür. Zira yas, görev yükler, ortak çabayı emreder’’ der) Bunun mahiyet olarak duygusal dışa vurumu ise, sorumlu ötekine karşı duyulacak öfke, nefret, kin, öç… şeklinde tezahür edecektir. İşte, siyaseten ve akademik-entelektüel düzlemde, ‘yüzleşme/hesaplaşma’nın çeşitli örneklerle yoğun biçimde gündeme gelmesinde böylesi yükü ağır bir geçmiş ve bu geçmişi aşma, daha net olarak ifade etmek gerekirse ‘yeni bir gelecek’ için ‘yeni bir geçmiş’ anlamı/algısı inşa amacı ve de çabası vardır.
Şunu da belirtmek gerekiyor: Özellikle yüzyıl sonunda İki Kutuplu Dünya’nın ortadan kalkmasıyla, gerçekleştirilebilir bir hedef olarak açığa çıkan, farklılıkların bir arada özgürce yaşayacağı daha demokratik, barış içinde, ulus-ötesi bir gelecek/dünya kurma hayalinin; yirmi birinci yüzyılın ilk çeyreği tamamlanırken, gelişmiş demokrasilerin bile otoriterleşme yönünde eğilim gösterdiği, ulus-içine daha radikal geri dönüşlerin yaşandığı, kimliklerin daha yoğun bir biçimde kuşanıldığı, yeni soykırımlara varacak çatışmaların ve yabancı-öteki düşmanlığının arttığı gerçeğiyle yer değiştirmesi, bu çabaların önünü tıkıyor olsa da, gerekliliğini ortadan kaldırmıyor, aksine daha da artırıyor. Ancak şu da var ki, ezber bozmayı ve alışkanlıkları değiştirmeyi dayatacak bu sürecin zorlu ve de gerilimli olacağı, bu konuda (kısmi) başarılar elde edilmiş kimi somut örnekler olsa da, çok açık. Acılarla yüklü tarihsel arka plan, bununla örtüşen siyasal/ideolojik belirlenimler, buralardan neşet eden, kendisiyle sınırlı, ötekiyle sorunlu bireysel/kolektif hafızaların kendini zihnen/vicdanen/ahlaken sarsacak, ezberlerini bozacak yüzleşme, hesaplaşma içine girmelerine, kendi sınırlarını aşarak ötekiyle buluşmalarına/uzlaşmalarına kolayına izin vermiyor. Nitekim bu yolda atılan kimi siyasi adımların, hukuki düzenlemelerin, barış/antlaşma metinlerinin, kısmen başarı elde eden örnekler dışında son kertede akamete uğramaları, bu zorluğu apaçık gösteriyor. Geçmişin ağır yükü tarafından kuşatılmış kendisiyle sınırlı hafızanın bu kuşatmayı aşması ve karşı/öteki hafızalarla buluşması/uzlaşması adına ‘hatırlama-unutma’ diyalektiği tartışmalarının öne çıktığı yer de burası.






