Gerçekten de bir müzakere masası, kapsamlı çözüm yaratana kadar, tarafları yakınlaştıracak, müzakereyi kolaylaştıracak ve toplumlararası empati kültürünü geliştirecek olan güven artırıcı önlemler aşamasından, güven yıkıcı eylemler aşamasına geriledik.
Ama bu sonuçtan ne yazık ki tek taraf sorumlu değil. Oran paylaşımı yapmadan her iki tarafın da günden güne kötüleşen iklimde payı olduğunun altını çizmek gerekiyor.
Örneğin NewYork’taki kısır tartışma ve manipülatif haber kirliliği sürecini, Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BM Genel Kurulu’ndaki “KKTC tanınsın” çağrısından tamamen bağımsız düşünmek mümkün değil.
Kıbrıs sorunu, sadece Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar arasındaki bir anlaşmazlık değil, şüphesiz…
Bu çok uluslu ve çok çıkarlı sorun için şu anda yıldızların biraraya gelmediği, tarafların ortak çıkarlarını maksimize edebilmesi için daha zaman ve uygun konjektürün oluşmadığı ortada.
Ancak sorunun şimdiki hali, bu halin yarattığı sonuçların, en fazla Kıbrıslı Türkleri sarstığı ve en ağır bedeli Kıbrıslı Türklere kestiği de ortada.
Hal böyleyken doğal beklenti, rasyonel bir Kıbrıs Türk yönetiminin süreci daha pragmatik ve ileri bir seviyeye taşıyabilmesi.
Zira diplomaside başarı, karşı tarafları suçlama yarışındaki ataklık değil, yeri geldiğinde tek taraflı inisiyatiflerle tarafları istenilen zeminlere çekebilmekten geçiyor.
Eğer bizim istediğimiz zemin, toplumlararası diyalog ve empatinin gelişmesi, karşılıklı ticaret enstrümanlarının ve ortak çıkar paydalarının çoğalması ise atılabilecek adımlar var.
Eğer bizim istediğimiz, tarafları suçlayarak sicil kaydı tutmak ve bunu bütün uzaklaşmalara rağmen yapmaksa, bu tavır sadece Kıbrıslı Türklere zarar verir.
Türkiye, yüksek perdeden Kıbrıs’ta neden bir federasyon kurulamayacağını anlatabilir.
Şimdiki durumun en ağır bedellerini çoktan atlattı Türkiye. Siyasi olarak da ekonomik olarak da bunu karşıladı.
Kıbrıs Rum tarafı, Kıbrıs Türk tarafını sinsice suçlayarak en çok çözüm isteyen taraf olarak kendini sunarken, tek arpa boyu ilerleme sağlamayabilir.
Ne mülkiyet sorununun ne de kimlik ve vatandaşlık sorunlarının bedeli var, Kıbrıs Rum tarafının boynunda.
Siyasi ve ekonomik olarak acil bir mecburiyeti de kimseye yok. Aksine Türkiye gibi agresif ve büyük pazarlarla rekabete doğrudan girmemek ya da bunun siyasi bağımlılıklara dönüşmesi için zemin hazırlamamak gibi çok pragmatik nedenleri de olabilir.
Ancak Kıbrıs Türk tarafının pozisyonu farklı.
Bugün çözümsüzlük koşullarında yapılandırılan ve gündelik hayatımızın normali haline dönen “devlet” mekanizması dahil herşey, bizden daha güçlü bir yapıya muhtaç. Bu ihtiyacı şu anda Türkiye karşılıyor.
Bunun bedelini ise sınırsız bir vesayet, yozlaşma ve kimliksizleşme ile ödüyoruz. Siyaset yapabilme enstrümanlarımızı kaybediyoruz. Bunun yerini de antidemokratik olan herşey alıyor.
Bu koşullarda geçen her gün, geri dönülmez şekilde kayıplara neden oluyor.
Crans Montana’da masanın devrilmesinin ardından 9 yıl geçti. Hala bir müzakere zemini yakalanamadı.
Ama aradan geçen 9 yılda adanın Kuzey’inde hayat kimse için daha iyi olmadı.
Sadece bugün haberlere baksanız ve bu ülkede yaşayan insanların nasıl öldüğünü sıralasanız, aslında ne kadar gerilediğimizin resmi ortaya çıkar.
İnsanlar yerli ya da yabancı olsun, işçi ya da işveren olsun, liyaktsizlikten, yalandan dolandırıcılıktan, denetimsizlikten ve en sonunda işleyen bir devlet mekanizması olmadığından ölüyorlar bu ülkede.
“Gemi kaza yapmış ama herkesten saklamış” diyorsa Bakanlar, saklanabilecek ortamın kurbanı olduğumuzdandır, örneğin.
Devletin tek labaratuarı 10 yıl sonra ancak Türkiye katkısıyla açılabiliyorsa, bunu dev yatırım olarak sunmak ancak böyle anlayışlar için bir seçim propagandasına dönüşebilir.
Devlet olmak çocuğunu kaybetmiş genç bir annenin mezar başında zaptedilmesiyle olmuyor.
Doğrusu ve yanlışıyla içinde bulunduğumuz koşulları objektif olarak analiz edip buradan yürüyebilmeliyiz.
Hristodulidis özellikle çözüm konusunda sicili temiz bir siyasetçi değil. Crans Montana yıkımının mimarları arasında gösterilmesi de boşuna değil.
Güney’de her geçen gün artan milliyetçi ve ırkçı siyasetin zeminini de bu yönetimden bağımsız olarak düşünemeyiz.
Ancak uluslararası ilişkilerinin ve tanınmış bir devletin Başkanı olmanın verdiği avantajlarını bu durum gölgelemiyor.






