Sorun çocuklarımızda mı? Öğretmenlerimizde mi? Ailelerde mi? Okullarda mı? Müfredatta mı? Sınav sisteminde mi? Yoksa bütün bunları aynı anda üreten sistemin kendisinde mi?
Esas mesele eğitimde neyi gaile ettiğiniz ve hangi anlayışla yönettiğinizle ilgilidir.
Eğitim sistemimiz “öğrenme sistemi” olmaktan çok “okula devam sistemi” gibi çalışıyor:
Eğitim, çocuğun okula gitmesi, sınıfı geçmesi, diploma alması, bir sınavı kazanması ile ölçülmüyor. Asıl soru şunlardır:
- Çocuk okuldan ne kazanarak çıkıyor?
- Okuma-anlama becerisi ne düzeyde?
- Problem çözebiliyor mu?
- Bilgiyi kullanabiliyor mu?
- Eleştirel düşünebiliyor mu?
- Dijital dünyada güvenilir bilgi ile yanlış bilgiyi ayırt edebiliyor mu?
- Kendi öğrenmesini yönetebiliyor mu?
İşte burada KKTC eğitim sisteminin en büyük problemlerinden birisi şu: Sistem öğrencileri ölçüp sıralıyor ama öğrenmenin kendisini yeterince sistematik biçimde ölçemiyor.
En büyük sorunlarımızdan biri: Başarıyı sınav sonucuna indirgemek:
Daha ilkokul sıralarından itibaren öğrencilere şu mesaj veriliyor: “başarılı olmak istiyorsan diğerlerinden daha yüksek puan almalısın.” Bu anlayış ilkokul, ortaokul, lise ve üniversiteye hatta mesleğe girişe kadar uzanıyor.
Sonuçta eğitim: [öğrenme → keşfetme → düşünme → üretme] sürecinden, [çalışma → sınav → puan → sıralama] sürecine dönüşüyor.
Sınav elbette gereklidir. Sorun sınavın varlığı değildir. Sorun, sınavın eğitim sisteminin kendisi hâline gelmesidir.
- Öğretmen sınava hazırlamak için öğretir.
- Öğrenci sınav için öğrenir.
- Aile sınav sonucuna göre okul seçer.
- Ve sistem giderek tek bir soruya sıkışır: “Sınavdan kaç aldın?”
Öğrenmenin ağırlığı ile öğrenmenin derinliği aynı şey değil:
Eğitimde sık yaptığımız hatalardan biri de çok şey öğretmeyi, iyi eğitim vermekle karıştırmaktır. Daha fazla ders, daha fazla konu, daha fazla ödev, daha fazla sınav…
Ama bütün bunların sonunda çocuk gerçekten daha iyi düşünüyor, daha bilinçli bir insan oldu mu? Bu sorunun cevabını vermeden eğitimin başarısından söz edemeyiz.






