Devletin varlık nedenlerinden biri, vatandaşını öngörülebilir risklerden korumaktır. Bu nedenle denetim bürokratik bir işlemden öte bir şeydir.
Liyakat sadece adalet değil, toplumsal güvenliktir.
Çünkü liyakat yalnızca “hak edene hakkını vermek” değildir. Liyakat aynı zamanda toplumun güvenlik mekanizmasıdır. Yanlış bir insanı yanlış göreve getirmek bazen yalnızca verimsizlik yaratır. Bazen çok daha ağır sonuçları olur.
En tehlikeli sistem, sorunu olmayan değil; sorununu göremeyendir.
Bir sistemin hiçbir sorunu olmaması mümkün değildir. Asıl önemli olan, sorun ortaya çıktığında sistemin ne yaptığıdır.
Yönetmeyi bırakan artık “idare de edemiyorsunuz.”
Bir ülkeyi yönetmek ile bir ülkeyi idare etmek arasında büyük bir fark vardır. Yönetmek, yarının problemini bugünden görmektir. Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, kaç kriz atlattığıyla değil; kaç krizi daha yaşanmadan önleyebildiğiyle ölçülür.
Peki ama eğitimi tartıştığımız bu sayfada bütün bunların eğitimle ne ilgisi var?
Çok ilgisi var. Çünkü bir ülkenin bütün kurumlarında aynı yönetim kültürü vardır. Eğer bir toplumda;
- denetim zayıfsa,
- liyakat ikinci plana atılıyorsa,
- veri yerine kanaat kullanılıyorsa,
- uyarı mekanizmaları çalışmıyorsa,
- sorunlar görünür olmaktan korkuluyorsa,
- hesap verebilirlik zayıfsa,
- kriz çıkmadan önlem almak yerine kriz çıktıktan sonra harekete geçiliyorsa,
Aynı kültürün eğitim sistemine yansımaması mümkün değildir. Ve eğitim sisteminde bunun bedeli çok ağır olur. Eğitimde “kaza” olduğunda gemiler değil çocukların geleceği, bir toplumun umutları batar.
Bir öğrenci başarısız olduğunda ilk yaptığımız şey çoğu zaman öğrenciyi sorgulamak olur: “Çalışmadı”, “ilgilenmedi”, “ders dinlemedi”, “yeterince gayret göstermedi”.
Çoğu bunların bir kısmı doğrudur.
Ama bilimsel yaklaşım burada durmaz. Şunu da sorar: Sistem bu çocuğu kaybettiğini ne zaman fark etti?
Bu soruyu sormadan öğrenciyi suçlamak, eğitim sisteminin kendi sorumluluğundan kaçmasıdır.







