Agioi Iliophotoi… Hristiyan ve Rumca bir isim taşıyan bir köy. Köy sakinlerinin dilinde önce Alifodes, daha sonra Alihodes olmuştu. Çünkü burada yaşayanların tamamı Müslüman Kıbrıslı Türklerdi.
Köyün tam merkezinde bir Hristiyan kilisesi bulunuyordu. Terk edilmiş değildi. Köylüler kiliseye sahip çıkıyor, temizliyor, bakımını yapıyor ve koruyordu. Çevre köylerden Kıbrıslı Rumlar da her yıl kilisenin yortu gününde buraya gelmeye devam ediyordu.
Ancak hikâyenin bundan daha çarpıcı bir yanı var.
Bugüne ulaşan anlatılar, Kıbrıslı Türk köylülerin kiliseye gösterdikleri özeni büyük bir duygusallıkla aktarır. Buna karşılık çok daha az dile getirilen gerçek şudur: 1974’ten sonra kilise ayakta kalırken, köyün kendisi, o kiliseye bakan insanlar ve onların oluşturduğu topluluk Kıbrıslı Rumların kolektif hafızasından büyük ölçüde silindi.
Kilise kaldı.
O kiliseye yıllarca sahip çıkan topluluk ise kalmadı.

Bütün bunlar size bir çelişki gibi görünüyorsa, belki de şunu söylemek gerekir: Çelişki tarihin kendisinde değil, bizim tarihi okumayı öğrendiğimiz biçimdedir.
Üstelik bu, tek örnek de değildir.
Yeşil Hat’ın kuzeyinde, birkaç kilometre ötede Dematona bulunur. Bir zamanların Orta Çağ yerleşimi olan bu bölgede bugün, neredeyse dokunulmadan günümüze ulaşmış çok eski bir zeytinlik vardır.
Bu zeytinlik bir koruma programı sayesinde ayakta kalmadı.
Adanın bölünmesi, bölgedeki yapılaşmayı adeta dondurduğu için hayatta kaldı.
Normal koşullarda yolların, evlerin ve başka yapıların yükseleceği topraklarda, yüzlerce yıllık zeytin ağaçları yaşamaya devam etti.

Böylesi hikâyelerden pek söz edilmez.
Çünkü sloganlara kolayca sığmazlar.
Kimseyi bütünüyle haklı çıkarmazlar.
Kimseyi bütünüyle aklamazlar.
Yalnızca gerçeğin, onun hakkında kurduğumuz anlatılardan çoğu zaman çok daha karmaşık olduğunu hatırlatırlar.
Bunlar Kıbrıs tarihinin tesadüfen karşıma çıkan iki bilinmeyen hikâyesi değil.
Kıbrıs Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Profesörü Costas M. Constantinou ile kıdemli araştırma danışmanı Mete Hatay, Cyprus, Ethnic Conflict and Conflicted Heritage başlıklı çalışmalarını tam da bu iki örnek üzerine kuruyor.
Bu çalışma, kültürel mirasa ve aslında Kıbrıs sorununa da başka bir gözle bakmamı sağladı.
On yıllardır Kıbrıs’taki kültürel miras tartışmaları büyük ölçüde yıkım üzerinden yürütülüyor.
Uluslararası örgütlerin raporları, mahkeme davaları, fotoğraf albümleri ve sayısız yayın; yağmalanan kiliseleri, zarar gören camileri, tahrip edilen mezarlıkları ve terk edilen tarihî yapıları belgeledi. Bu anlatıların çoğunda etnik çatışma, “ötekinin” kültürel mirasının ya bilinçli biçimde yok edilmesinin ya da kaderine terk edilmesinin temel nedeni olarak karşımıza çıkıyor.
Constantinou ve Hatay bunların hiçbirini inkâr etmiyor.
Onların yaptığı başka bir şey.
Tarihin gri alanlarına bakıyorlar.
Gerçeğin ulusal anlatıların içine kolayca yerleşmediği noktalara…
Bir ulusal anlatının yerine başka bir ulusal anlatı koymaya çalışmıyorlar. Her iki anlatının da dışında bırakılanı görünür kılmaya çalışıyorlar.
Bu iki örneğin seçilmesi tesadüf değil.
Biri Yeşil Hat’ın güneyinde, diğeri kuzeyinde.
İlkinde, artık var olmayan bir Kıbrıslı Türk köyünde korunmuş bir Hristiyan kilisesi var. Köyün camisi neredeyse bütünüyle ortadan kalkarken, köyle birlikte o kiliseye kuşaklar boyunca sahip çıkan topluluk da zaman içerisinde kolektif hafızadan siliniyor.
İkinci örnekte ise asırlık bir zeytinlik söz konusu.
Doğal mirasın bir parçası olduğu için, ilk bakışta etnik çatışmanın bütünüyle dışında durması gerektiğini düşünebiliriz.
Yazarlar zeytinliğin korunması gerektiğini tartışmaya açmıyor.
Başka bir soru soruyorlar:
Bir yeri kültürel miras olarak tanıdığımızda gerçekte neyi koruyoruz?
Yalnızca yüzlerce yıllık ağaçları mı?
Yoksa o ağaçlarla, onların çevresinde yaşayan, çalışan ve hayat kuran insanlar arasındaki ilişkiyi de mi?
Agioi Iliophotoi’deki kiliseyi ona sahip çıkan topluluktan ayırmak mümkün olmadığı gibi, Dematona’daki zeytinlik de yalnızca doğal bir anıttan ibaret değil.
O zeytinliği kuşaklar boyunca yetiştiren insanların anılarını, alışkanlıklarını, emeğini ve hikâyelerini de içinde taşıyor.
Bu hikâyeler dışarıda bırakıldığında, mirasın yalnızca bir parçası hayatta kalıyor.

Buradan daha geniş bir meseleye ulaşıyoruz.







