Geçtiğimiz haftalarda dünyaca ünlü Barcelona futbol kulübünün altyapı organizasyonu olan Barça Akademisi’nin (Barça Academy) Yakın Doğu Üniversitesi ev sahipliğinde düzenleyeceği kampı Güney Kıbrıs’ın siyasi baskıları sonucunda erteleme kararı alması ve ardından yaşanan süreçte Kıbrıs Türk tarafının BM, AB ve Barcelona futbol kulübüne mektuplar göndermesi, aslında çok daha geniş bir meselenin yeniden önümüze gelmesine vesile oldu.
Sonunda söyleyeceğimizi başında söyleyelim: burada mesele yalnızca Barça Akademisi’nin gelip gelmemesi, veya hemen öncesinde “EXIT Festival” isimli bir müzik etkinliğinin yine siyasi baskılar sonucu iptal edilmesi değil.
Mesele, KKTC gibi tanınmayan devletler veya sınırlı tanınan siyasi yapılar açısından bu tür etkinlik ve temasların görünürlük açısından ne kadar önemli olduğunun öneminin anlaşılması ve bunların arttırılarak sürdürülebilir kılınması konusunda yapılabileceklerin geniş kesimlerle doğru şekilde planlanıp uygulanması.
Tam da burada, Kıbrıs meselesinin belki de yeterince üzerinde durulmayan bir boyutuyla karşılaşıyoruz: tanı(n)madan ilişki kurma.
Tanınmamış devletler üzerine çalışmaları ile bilinen akademisyen James Ker-Lindsay'nin bu çalışmalarda kullandığı önemli kavramlardan biri olan tanımadan ilişki kurma (engagement without recognition), bu konuda önemli bir referans noktası oluşturuyor. [1]
Ker-Lindsay’in uluslararası sistemde tanınmayan veya sınırlı tanınan aktörlerle siyasi statülerine ilişkin nihai bir pozisyon almadan çeşitli düzeylerde ilişki kurulabileceğinin altını çizen kavramı, daha ziyade diğer devletlerin ve AB gibi uluslararası aktörlerin davranışlarına yönelik bir çerçeve sunuyor.
Ancak bu yaklaşımı tersinden okumak da mümkün.
Yani temel sorunsalı yalnızca uluslararası aktörlerin tanınmayan devletleri tanımadan onlarla nasıl ilişki kurabileceği değil, tanınmayan bir yapının kendisinin dünyayla tanınma konusuna saplanmadan (tanınmadan) nasıl angaje olabileceği şeklinde genişletebiliriz.
Başka bir ifadeyle, uluslararası tanınmayı beklemek veya her uluslararası teması tanınma arayışının bir aracı olarak görmek yerine, temasın yaratacağı katma değerin kendisini stratejik bir hedef haline getirmek mümkün.
Aslında uluslararası ilişkilerde bunun çok sayıda örneği bulunuyor.
Devletler ve uluslararası aktörler çoğu zaman siyasi statü konusunda herhangi bir pozisyon almadan üniversitelerle, belediyelerle, spor kuruluşlarıyla, sivil toplum örgütleriyle veya diğer kurumsal aktörlerle temas kurabiliyor.
Aynı şekilde bu aktörler farklı girişimlerle uluslararası temaslarda bulunuyor. Avrupa Birliği’nin Kuzey Kıbrıs’taki faaliyetleri, veya KKTC kamu kurum/kuruluşlarının Türk Devletleri Teşkilatı gibi yapılar çerçevesinde yürüttüğü faaliyetler ve temaslar bunlara birer örnek.
Bu temaslar siyasi tanıma anlamına gelmiyor. Ancak Kıbrıslı Türkler için görünürlük yaratarak sosyo-kültürel, ekonomik ve bazen diplomatik kazanımlar sağlıyor.
Dahası görünürlük yaratabilecek çok geniş bir alan yelpazesi bulunuyor.
Barça Akademi örneğinde olduğu gibi bir spor akademisinin gelişi bu alanlardan yalnızca biri.
Üniversiteler başka bir alan.
Belediyeler arası ilişkiler ve sivil toplum ağları da aynı şekilde.
Bu alanların varlığı siyasi statüyü değiştirmese de başlı başına stratejik bir değer taşıyor.
Dünyayla kurulan temasların sayısını ve niteliğini artırma fırsatı sunuyor.
Burada asıl soru ise şu: biz tanı(n)madan temas meselesine ne kadar sistematik ve stratejik bakıyoruz?
Çünkü uluslararası görünürlük çoğu zaman kendiliğinden oluşmuyor. Dahası Barça Akademi veya Exit Festival’deki gibi birçok engelleme girişimi ile karşı karşıya kalıyor.






