Lefkoşa 39°USD48,08EUR56,19GBP65,65GRAM ALTIN7.107,39 Nöbetçi Eczaneler
SON DAKİKA

“Barajdan Sızanlar”

İstanbul’da geçen hafta, İstiklal Caddesi’nin o hiç dinmeyen kalabalığının içinde Salt Beyoğlu’na uğradım. Açıkçası bir sergiyi...

4 dakika okumaHaber: Serkan Soyalan
Paylaş
“Barajdan Sızanlar”

***
Salt Beyoğlu’nda 22 Nisan’da açılan ve 23 Ağustos’a kadar izlenebilen sergi, Doğu Akdeniz’den Körfez Bölgesi’ne uzanan geniş bir coğrafyada arazi, hafıza ve arşiv arasındaki ilişkiye bakıyor. 
Gülce Özkara tarafından programlanan sergide Haig Aivazian, Monira Al Qadiri, Al-Wah’at Collective, Mehmet Ali Boran, Can Candan, Aslıhan Demirtaş, Alia Farid, Metincan Güzel, Emre Hüner, Evrim Kaya, Yelta Köm, Fredj Moussa, Dima Srouji, Aslı Uludağ ve Merve Ünsal’ın üretimleri yer alıyor.
Fakat serginin asıl gücü, çok sayıda sanatçıyı bir araya getirmiş olmasından çok daha başka bir yerde duruyor.
“Barajdan Sızanlar”, bize üzerinde yaşadığımız toprağın yalnızca toprak olmadığını söylüyor.
Arazi, sadece üzerinde yürüdüğümüz, evlerimizi ve yaşam alanlarımızı kurduğumuz, yollar yaptığımız, sınırlar çizdiğimiz fiziksel bir zemin değildir. 
Arazi aynı zamanda bir bellektir. 
Üzerinden geçenleri, üzerine kurulanları, yıkılanları, sömürülenleri, işgal edilenleri, terk edilenleri ve direnenleri barındırır.

***
Belki de sergiden çıktıktan sonra zihnimde en çok kalan düşünce buydu.
İnsan unutsa bile, toprak unutmuyor.

***
Serginin çıkış noktalarından biri, İngilizcedeki “landscape” kelimesinin Türkçe ya da Arapçada tam karşılığının bulunmaması. 
Bağlama göre “arazi”, “manzara” ya da “peyzaj” diyebiliyoruz. Ancak “Barajdan Sızanlar”, bu kelimenin çevrilemezliğini bir eksiklik olarak değil, farklı coğrafyalarla kurduğumuz ilişkilerin zenginliği olarak ele alıyor.
İşte burada sergi sıradan bir “peyzaj sergisi” olmaktan çıkıyor.
Çünkü burada gördüğümüz şey güzel manzaralar değil.
Gördüğümüz şey, manzaranın ardındaki hikâyeler.

***
Bir barajda yalnızca biriken su yoktur. 
Değişen köyler, kaybolan yollar, yerinden edilen insanlar, hafızadan silinmeye çalışılan yaşamlar vardır.
Bunun en belirgin örneğini geçtiğimiz yıl ziyaret ettiğim Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesinde görmüş, tekne ile yanından geçtiğim köyün minaresinin yanından geçerken derin düşüncelere dalmıştım. 

***
Serginin etkileyici taraflarından biri de buradadır.
Altyapıları yalnızca teknik yapılar olarak değil, toplumları ve coğrafyaları dönüştüren politik araçlar olarak yeniden düşünmemizi sağlıyor. 
Barajlar, petrol kuyuları, jeotermal santraller, baz istasyonları ve gözetim sistemleri hem fiziksel peyzajı hem de insanların o coğrafyayla kurduğu ilişkileri değiştiriyor.
Şunu da belirtmem gerekir ki; sergi burada karamsar bir tablo da çizmiyor.

***
“Barajdan Sızanlar” adını insan hakları avukatı Noura Erakat’ın “Barajı yarıp geçiyoruz; mücadeleye devam edin” sözünden alıyor. Bu söz, serginin düşünsel omurgasını da oluşturuyor. Altyapı yalnızca tahakkümün ve kontrolün aracı değildir; aynı zamanda sızıntının, gediklerin ve direnişin de metaforu olabilir.
Bu çok güçlü ve önemli bir fikir.
Çünkü tarih boyunca iktidarlar hafızayı kontrol etmeye çalıştı.
Sınırlar çizildi…
Haritalar yeniden yapıldı…
Köylerin ve şehirlerin isimleri değiştirildi…
Bazı yerleşim yerleri bilinçli bir şekilde yok edildi…
Bazı insanlar yerlerinden edildi…
Bazı acıların üzeri kapatıldı...
Fakat hafıza, bütün bunlara rağmen bir yerlerden sızmayı başardı.
Hepsi de bize ne kadar tanıdık değil mi?

***
Sergi, nehirleri, bataklıkları, sokakları ve kahvehaneleri adeta yaşayan arşivler olarak karşımıza çıkarıyor. 
Hafızanın yalnızca kitaplarda, devlet arşivlerinde veya resmi belgelerde tutulmadığını; gündelik hayatın içinde de yaşamaya devam ettiğini hatırlatıyor.
İşte bu nedenle “Barajdan Sızanlar”ı gezerken, bir sanat sergisinden çok daha fazlasıyla karşı karşıya olduğumu hissettim.

***
Serginin bir başka önemli tarafı ise coğrafyaları birbirinden koparmaması.
Türkiye’den Filistin’e, Lübnan’dan Tunus’a, Doğu Akdeniz’den Körfez’e uzanan geniş bir alanda farklı sanatçıların üretimleri bir araya geliyor. 
Anadolu’dan Sahra’ya, Filistin’den Körfez’e kadar uzanan bu coğrafyada birbirinden farklı görünen hikâyelerin aslında ortak noktaları olduğunu fark ediyoruz. 
Anadolu’nun bir köyü ile Filistin’de yok edilmiş bir köy arasında, ilk bakışta görünmeyen ama tarihsel olarak güçlü bağlar kurulabiliyor.
Serginin “yerdeşlik” kavramına yaptığı vurgu da burada önem kazanıyor.

***
Yerdeşlik...
Yani aynı yerde doğmak zorunda olmadan, aynı acıların, aynı mücadelelerin, aynı hafıza parçalarının içinden ortak bir zemin kurabilmek…
Ulus-devlet sınırlarının ötesine geçebilmek…
“Benim toprağım, senin toprağın” ayrımının ötesinde, yaşananların birbirine değdiğini görebilmek…
Bugünün dünyasında belki de en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biri bu.
Çünkü sınırlar giderek daha fazla çiziliyor, duvarlar yükseliyor, insanlar birbirinden ayrıştırılıyor. Oysa doğa sınır tanımıyor. 
Nehirler kimlik sormuyor. 
Rüzgâr sınır kapılarında durmuyor. 

***
Sergi tam da bu noktada sanatın gücünü kullanıyor.
Farklı coğrafyaların hikâyelerini yan yana getirerek ortak bir hafıza alanı yaratıyor.
Avrupa’ya göç eden işçilerin belleklerinde taşıdığı manzaralar… Yok edilmiş Filistin köylerinin filizlenen kaktüsleri… 
Ve burada sanatın belki de en güzel tarafıyla karşılaşıyoruz: Sanat, unutulmak isteneni yeniden görünür kılabiliyor.
Bazen bir görüntü, bir ses, bir yerleştirme ya da küçücük bir nesne, onlarca sayfalık tarihin anlatamadığını insana hissettirebilir.
Eserlerin arasında dolaşırken, kendi coğrafyanızı düşünüyorsunuz.
Kendi toprağınızı...
Kendi kayıplarınızı...
Kendi sınırlarınızı...
Ve ister istemez Kıbrıs’ı da düşünüyorsunuz.
Çünkü bizim coğrafyamızda da toprak hiçbir zaman yalnızca toprak olmadı.
Kıbrıs’ın her karışında tarih var.
Savaşların, göçlerin, bölünmelerin, kayıpların, yer değiştirmelerin, terk edilmiş köylerin ve yarım kalmış hayatların izleri var.

Bu yazı toplam 292 defa okunmuştur.

Bu habere tepkiniz?

Paylaş

Yorumlar

İlgili Haberler