Kapıya doğru bakıyorum, sanki Sevgül hâlâ gelebilirmiş gibi, yanında başka bir hikâye, başka bir imkânsız ayrıntı, bir köy adı, bir tanık, bir kemik getirerek. Onun sözünü kesmesini bekliyor insan, çünkü o, umutsuzluğu kesintiye uğratan o ender insanlardan biriydi. Sevgül hakkında nasıl yazılır? Kamusal bir figür, çalışmaları Kıbrıs tarihinden ayrı düşünülemez olan gazeteci ve bir de bedeni adayı bitmemiş bir cümle gibi taşıyan kadın; adanın yasını nefrete dönüşmesine izin vermeden içine alan, geçiş noktaları, toplu mezarlar, mutfaklar, toplantılar ve cenazeler arasında, sanki geçişin kendisi etik bir pratikmiş gibi hareket eden kadın.
Belki de kesintiyle başlamalı. Sevgül sessizliği kesti, "bizim ölülerimiz" ile "onların ölüleri" arasındaki bölünmeyi, şiddetin meşruiyet kazandığı resmî anlatıları ve milliyetçiliğin, masumiyeti gerçeğe tercih edenlere sunduğu rahatlığı. Gerçeğin yorgun, korkmuş ve parçalanmış olarak geldiğini biliyordu: yaşlı adamların kötü hatırlamasıyla, kadınların telefonlara isimler fısıldamasıyla, kuru topraktan çıkarılan kemiklerle, konuşmadan önce titreyen tanıklarla. Gerçek, beden aracılığıyla gelir, bedenin kekemeliği ve yara izleri aracılığıyla, taşıdıkları ve tamamen gömemedikleri aracılığıyla. Kıbrıs gömüyle dolu. Şiddet köy isimlerinde, terk edilmiş evlerde, bölünmüş yollarda, bedensiz fotoğraflarda ve isimsiz bedenlerde saklanır. Miras kalan korkuda, nesiller boyu yadigâr gibi aktarılan şüphede, kontrol noktası ortadan kalkmış olsa bile durma içgüdüsünde varlığını sürdürür.
Sevgül yaranın görünür kalmasına izin verdi. Yasın rakip ulusal tarihlere bölündüğü yerlere dikkat çekti ve hayatları aynı şiddet coğrafyası tarafından şekillendirilmiş insanları bir araya getirdi. Çalışmaları karşılaşmalar yarattı: Aileler ve tanıklar arasında, yaşayanlar ve ölüler arasında, isimler ve bedenler arasında, adanın siyasi coğrafyasıyla ayrılmış insanlar arasında. Bu yüzden onun ölümü hepimize imkânsız geliyor. Kıbrıs, kendine hemen sırtını dönmeden bakmayı öğrendiği o kırılgan bedenlerden birini kaybetti. O, geçişlerde, telefon görüşmelerinde, konuşan tanıklarda, pasaportsuz sahillerden toplanmış deniz kabuklarında, onun çalışmaları sayesinde hayatlarını düzenleyen sınırların ötesinde yasla karşılaşmayı öğrenen ailelerde varlığını sürdürüyor. Hayatı geride bir dikkat pratiği bırakıyor: dikkatlice dinlemek, mesafeyi aşmak, başka bir insanın yasıyla kalmak ve susturulmuş olanın ortak hafıza dünyasına girmesine izin vermek. Taşıdığı soru bu nedenle aynı zamanda başkalarının ellerine bıraktığı bir soruydu: Şiddetin yıkıntıları arasında, şiddetin kendisi tarafından düzenlenmeden nasıl yaşanır?
I. Mutfak
Sevgül Uludağ siyaseti hiçbir zaman sıradan hayattan ayırmadı. Onun siyaseti mutfaklarda, geçişlerde, cenazelerde, kısa mesajlarda, toplantılarda, tartışmalarda, yemeklerde ve insanları düşündüğü anlarda yaşadı. Sömürgeciliğin ve milliyetçiliğin kurumlar ve sınırlar aracılığıyla değil, aynı zamanda algı alışkanlıkları aracılığıyla işlediğini anlamıştı: kimin görülüp kimin görmezden gelindiği, kimin yasının önemli olduğu ve kimin acısının sessizliğe dönüştüğü. Dikkati gündelik hayatta oldu. Kedilerinin eve gelmesi onu sevindirirdi. Oğlunun doktorasını tamamlamasını, ailenin, tarihin ve sürekliliğin ağırlığını taşıyan bir gururla kutladı. Torununun doğumu, tarihî tehditler, bölünme ve siyasi şiddetle damgalanmış bir aileye yeni bir hayat getirdi. Adanın dört bir yanındaki sahillerden deniz kabukları topladı; geçiş noktalarını ve bayrakları görmezden gelen sular tarafından şekillendirilmiş deniz kabukları. Kabuklar önemliydi çünkü deniz Kıbrıs'ta başka bir coğrafyaya göre hareket ediyordu. Adanın siyasi bölünmelerinden izin istemeden geçiyordu.
Bir keresinde Sevgül, Nawal El Saadawi'nin de kaldığı bir otelde kalmıştı. Nawal'ın işçilere davranış biçimini izledi ve saygı ile hiyerarşinin görünür hale geldiği sıradan jestlere yakından dikkat etti. Bu Sevgül için önemliydi çünkü siyaset bu karşılaşmalarda var olurdu. Bir odayı temizleyen ya da yemek taşıyan birine konuşma şekli, kimin zamanının, emeğinin ve onurunun önemli olduğuna dair bir anlayışı ifade eder. Gücü, alışkanlık haline geldiği samimi mekânlarda fark ederdi. Sömürgeci ve milliyetçi düzenlerin kurumları, yasaları ve sınırları vardır, ancak aynı zamanda jestleri, tonları, sessizlikleri ve kimin varlığının fark edilmeden geçebileceğine dair varsayımları da vardır.
Bir keresinde Facebook'ta bir karikatür paylaşmıştım ve Sevgül'le saatlerce bunun ırkçılığı yeniden üretip üretmediğini tartıştık. Mizah, temsil ve imgelerin ve kelimelerin taşıdığı siyasi sorumluluk üzerine tartıştık. Bu konuşma önemliydi çünkü zor konuları konuşmaktan çekinmiyordu. Ona göre siyasi bağlılık, başkalarınınkini adlandırmak kadar kişinin kendi varsayımlarını incelemeyi de içeriyordu. En küçük sorunlara bile aynı ciddiyeti getirirdi. Hararetle tartışabilir ve sonra sorunsuzca kahkahaya, yemeğe, aile hikâyelerine ya da adayla ilgili saçma bir gözleme geçebilirdi.
Ona 1974'te Amerika'da geçirdiği zamandan sevdiği yiyecekler olan marshmallow kreması ve Pop-Tarts getirdiğimde çok mutlu olmuştu. Zevk anında ve tartışmasız ona aitti, ama aynı zamanda anıyı da taşıyordu: gençlik, göç, yerinden edilme, Amerika, 1974 ve tarihsel şiddete rağmen bir hayatın dokusunu koruduğu sıradan zevkler. Sanatçıları savundu çünkü siyasi hayat içinde söz ve hayal gücünün önemini anlamıştı. Kıbrıs'ın her tarafından kadınların siyasi kararların ve kamusal konuşmaların şekillenmesine katılmasında ısrar etti. Kadınlar, deneyimleri barış veya uzlaşma sembollerine indirgenemeyecek olan siyasi aktörler, entelektüeller, tanıklar ve katılımcılardı. Sevgül'ün hayatında siyaset, görünüşte birbirinden farklı bu şeyler arasında hareket ediyordu: eve dönen kediler, başka bir zamandan yemekler, ırkçılık üzerine tartışmalar, kadınların siyasi katılımı, işçilere onurlu davranılması, sahillerden toplanan kabuklar. Bunlar, insanların dünyayı nasıl mesken tuttuğuna ve güç ilişkilerinin günlük hayata nasıl gömüldüğüne dikkat etme pratiğinin bir parçasıydı.
II. Sivil Toplum
Sevgül için sivil toplum, siyasi çalışmanın bir alanıydı. Kurucuları arasında olduğu Birlikte Başarabiliriz gibi örgütler, insanları ortak soruşturma, tanıklık, yas ve sorumlulukla şekillenmiş ilişkilere soktu. Kadın grupları, atölyeler, geçişler, telefon görüşmeleri, mutfaklar, cenazeler ve uzun sohbetler, insanların milliyetçi anlatılarla ayrılmış tarihlerle karşılaştığı yerler haline geldi. Siyasi ilişkilerin bu alanlarda, insanların birbirlerini dinleme biçimleri, yaslara yanıt vermeleri ve neyin konuşulabileceğine karar vermeleri yoluyla da kurulduğunu anlamıştı.
Bir gazeteci olarak Sevgül, başkalarının gömmek istediklerini gün yüzüne çıkardı. 1980'den beri ve özellikle kayıp şahıslar, toplu mezarlar ve savaş vahşeti üzerine yaptığı çalışmalarla gazetecilik, gizli kalmış tarihi kamusal dikkate getirmenin sürekli bir pratiği haline geldi. Hikâyeler ve tanıklar peşinde Yeşil Hattı defalarca geçti. Cinayetler, tecavüzler, gömü yerleri ve kayıplar hakkında bilgi taşıyan insanlarla güven ilişkileri kurdu. Tanıkların anonim olarak konuşabilmesi için kendi telefonunu paylaştı ve binlerce kişi onu aradı. Telefon bir sesler arşivi haline geldi. Her çağrı bir isim, bir yer, bir anı ya da kayıt altına geçmemiş bir olayın parçasını taşıyordu.
Kayıplar, Kıbrıs'ın ulusal anlatılarında özel bir yere sahipti. Her topluluk kendi ölülerini, kendi yasını ve kendi mağduriyet tarihini taşıyordu. Sevgül bu tarihleri yan yana getirdi. Rumlar tarafından işlenen vahşetleri olduğu kadar Rumlara karşı işlenenleri de rapor etti; Kıbrıslı Türklerin acısını Rumların acısıyla birlikte belgeledi. Bu uygulama sayesinde kayıplar, hayatları ve ölümleri hafızayı düzenleyen siyasi bölünmelerin ötesinde karşılaşılabilen insanlar haline geldi. Her iki toplumdan kayıp yakınları akrabalarına ne olduğu hakkında kamuoyu önünde konuşabildiğinde ve başkalarına ne olduğunu dinleyebildiğinde gerçek, farklı bir sosyal biçim kazandı.
Her iki toplumdan kayıp yakınlarıyla birlikte Birlikte Başarabiliriz (Together We Can) oluşumunun kurulmasına yardım etti ve Rum ve Türk ailelerini ortak bir hakikat ve adalet arayışında bir araya getirdi. Birbirlerini düşman olarak tanıyan aileler birlikte durdu, birlikte yas tuttu ve birlikte cevap talep etti. Toplantıları merhumlar etrafında farklı bir sosyal ilişki yarattı. Yas toplumlar arasında hareket edebilirdi; tanıklık sınırın ötesinden duyulabilirdi; bir topluluğun acısının diğerininki kabul edilsin diye yok olmasını gerektirmeden sorumluluk tartışılabilirdi.
Xenophon Kallis ile yürüttüğü insani çalışmaları aynı siyasi emek tarihine aittir. Birlikte, ailelere kayıp yakınlarını arama sürecinde eşlik ederek ve yasın paylaşılabileceği alanlar yaratarak Kıbrıs'taki bellek manzarasını dönüştürdüler. Çalışmaları, isimlere, bedenlere, hikâyelere ve ailelere, onları defalarca ayırmış olan kamusal tarih içinde bir varlık kazandırdı. Kıbrıs, kurdukları ilişkilerde ve kamusal hayata getirmeye yardımcı oldukları anılarda onların hayatlarının ve emeklerinin izlerini taşır.
III. Mezar
Elli iki yıl sonra, kayıp şahısları, gömü yerlerini ve onlardan kalanları arayış devam ediyor. Sevgül mezarı, şiddet, hafıza ve aile hayatının birleştiği bir yer olarak anladı. Adanın her iki tarafındaki gömü alanlarına sürekli seyahat etti. Kimlik tespiti için kalıntıların çıkarılmasını bekleyen ailelerin yanında durdu. Taş ve deniz kabuklarıyla karışmış topraktan kemiklerin çıkışını izledi. Bir bedenin parçaları aracılığıyla isimlerin yaşayanlara dönüşünü dinledi. Kimlik tespiti, bir aileye özel bir tür bilgi getiriyordu: bir yer, bir isim, bir dizi kalıntı, bir gömü, nihayet bir bedenle ilişkili olarak konuşulabilecek bir tarih.
Bir gün, Londra'da bir konferans için olduğumu bilen Sevgül, onunla ve kayıp şahısları arayışındaki en yakın arkadaşlarından Christina Pavlou Solomi Patsia ile buluşmamın ne kadar önemli olduğunu, böylece bize bir kaybın hikâyesini anlatabilecek 103 yaşındaki bir Rum'la tanışabileceğimizi yazdı. Buluşmanın aciliyetini anlıyordu. 103 yaşındaki adam, Kıbrıs tarihinin başka bir dönemine ait anılar taşıyordu. Onlarca yıl önce kaybolmuş biri hakkında isimler, yerler, hareketler ve bilgi parçaları tutuyordu. Sevgül bu bilginin duyulmasını ve insanlar arasında taşınmasını istiyordu.
Gitmemizi istedi çünkü onun için dayanışma, orada bulunmayı içeriyordu. Seyahat etmek, bir şahitle oturmak, onu dikkatlice dinlemek ve başka bir insanın belleğinin kişinin kendi sorumluluğunun bir parçası olmasına izin vermek anlamına geliyordu. Dayanışmayı bu şekilde gösterdi. Zaman, bilgi, güven ve dikkat sundu ve başkalarının da aynı ciddiyetle katılmasını bekledi. Çalışmaları insanlardan hafızanın tutulduğu yerlere doğru hareket etmelerini istedi: bir mezar, bir aile evi, bir tanığın hikâyesi, bir telefon görüşmesi, uzak bir şehir.
Adam bir asırlık şiddet, yerinden edilme ve hatırlama yükünü bedeninde taşıyordu. İfadesi onlarca yıl önce kaybolmuş biri hakkında bilgi içerebilirdi. Buluşma bu nedenle farklı zamanları bir araya getirdi: tanığın uzun hayatı, ailenin yaşadığı onlarca yıllık bekleyiş, kaybolma ve birilerinin hâlâ ne olduğuna dair bir anlatı aradığı şimdiki an. Kanıtlar insanlarla birlikte yok olabilir. Tanıklar ölür, yerler değişir, anıların geri alınması zorlaşır ve sorumluluk zamanın geçişiyle bulanıklaşabilir. Sevgül, tanıkları, aileleri, gazetecileri ve araştırmacıları birbirine bağlayarak bu dağılmaya karşı çalıştı. Bilgiyi insanlar arasında taşıdı, böylece hafıza bir kişinin deneyiminin içinde izole kalmak yerine paylaşılan bilgi haline gelebilsin.
Onun insancıllığı buydu: karşılıklı, somut ve talepkâr. Dayanışmayı derinden verdi, ama aynı zamanda katılım yoluyla geri vermelerini istedi. Londra'da, Kıbrıs'tan uzakta, ada yaşlı bir adamın bedeninde, bir kaybın hikâyesinde ve dinleme eyleminde mevcuttu. Toplantı nesiller, toplumlar ve yerler arasındaki mesafeyi aştı. Hikâye bir kişiden diğerine, tanıktan dinleyenlere ve dinleyenlerden yakınları kayıp olan ailelere doğru ilerledi.
Bu karşılaşmayı Sevgül'den bir talimat olarak hatırlıyorum: Başka bir insanın yasının dışında durma. Dikkatlice içine gir. Bedenin hatırladıklarını dinle. Hikâyeyi ileri taşı. Dayanışma sunulduğunda, onu eylemle geri ver.
IV. Yazmak
Yazmak onun için bir yaşam biçimiydi. Ne olursa olsun yazardı. Bir gece, bahçesindeki küçük havuzun yanında, mehtap ve dönen rüzgârın altında otururken bu adadaki hayatın saçmalığı üzerine yazdı: Pamuk Prenses'in cücesi, yıkılmış köylerden ve toplu mezarlardan toplanmış taşların yanında dururken, ağaçlardan sarkan düş kapanları, karanlıkta sallanan deniz kabukları. Siyaset yapanların insanlara masallar anlatırken resmî tarihlerin içine canavarlar sakladığı Kıbrıs'ın gerçeküstücülüğüyle yaşayabilmek için bu tuhaf süslere ihtiyacı olduğunu yazdı. Yazıları bu şeyleri bir arada tutabilirdi: saçma olanı korkunç olanla, mahrem olanı tarihsel olanla, ev nesnesini toplu mezarla. Adanın çelişkileri içinde görünmesine izin verdi, onu tek bir çatışma imgesine indirgemeden.
Takis Hadjidimitriou'nun cenazesinden sonra, yıllar içinde Yalusa sahillerinden topladığı deniz kabuklarıyla dolu bir çanta taşıdı. Onları mezarının üzerine nazikçe koydu. Kabukların ona denizin hikâyelerini fısıldayacağını yazdı. Pasaport taşımadıkları için sınırı geçeceklerdi. Yalusa’nın kumu mezarın toprağına karıştı. Siyasi olarak bölünmüş bir yer, Sevgül'ün yanında taşıdığı nesneler aracılığıyla başka bir yere girdi. Denizin kendi coğrafyası vardı ve kabuklar bu coğrafyanın küçük tanıkları haline geldi.
O cenazede, babası öldürülüp toplu mezara gömülen Spiros Hadjinikolaou, sadece Rumların acısından değil, Kıbrıslı Türklere karşı işlenen katliamlardan da bahsetti. Yanında, kendi ailesi de toplu bir katliamda öldürülen Hüseyin Rüstem Akansoy duruyordu. Birlikte birbirlerinin acısını kamusal olarak tanıdılar. Sevgül bu karşılaşmanın önemini anladı çünkü iki acı tarihi arasındaki ilişkiyi değiştirdi. Her iki adam da kendi ailesinin yitirdiklerine bağlı kalırken diğer toplumun yitirdiklerini de tanıdı. Bu jest, diğerinin acısının yok olmasını gerektirmeden yasın konuşulabileceği bir alan yarattı.
Sevgül sorumlulukta ısrar etti. Kayıplar ulusal masumiyetin araçlarına indirgenemezdi ve ölümleri, toplulukları kendi adlarına işlenen şiddetle yüzleşmekten koruyan anlatıların içine çekilemezdi. İsimleri, yerleri, tanıkları ve mezarları takip etti. Tarihleri yan yana koydu ve insanlardan orada bulduklarıyla kalmalarını istedi. Yazıları bu aynı hareketi, mahrem ile siyasi arasındaki hareketi taşıyordu. Bir deniz kabuğu bir toplu mezarın yanında durabilirdi. Bir bahçe yıkılmış bir köyün anısını barındırabilirdi. Bir aile hikâyesi bir adanın tarihine açılabilirdi.
V. Soru
Sevgül'ün hayatı sürekli olarak şiddete geri döndü: savaşın şiddeti ve sonrasında sessizlikte, inkârda ve hafızanın örgütlenmesinde kalan şiddet. Bu şiddet biçimlerinin görünür hale geldiği alanlarda çalıştı. Aileleri dinledi, tanıkları takip etti, sınırları geçti, cenazelere katıldı ve isimleri bedenlerinden ayrı kalmış insanlar hakkında yazdı. Dayanışmayı bekliyordu çünkü kendisi bunu uyguluyordu. Seyahat etmemizi, dinlememizi, geçmemizi ve orada olmamızı istediğinde, dayanışma hareket, dikkat ve ilişki haline geldi.
Topladığı deniz kabukları, saygı duyduğu işçiler, savunduğu sanatçılar, siyasi katılımında ısrar ettiği kadınlar, katıldığı cenazeler ve başkalarından yapmalarını istediği geçişlerin hepsi onun siyasi pratiğine aitti. Siyaseti hangi ölçekte anladığını şöyle görebiliriz: mahrem jestten kamusal kuruma, aileden toplu mezara, bireysel anıdan tarihsel kayda kadar. Bu ölçekler arasında sürekli hareket etti çünkü Kıbrıs hepsinde mevcuttu.
Frantz Fanon'un sözleri burada bir yükümlülük olarak geri döner: "Ey bedenim, beni her zaman sorgulayan bir kişi yap." Sevgül hayatını böyle bir sorgulama haline getirdi.
Sınırı, mezarı, sömürgeciliği, milliyetçiliği, kayıpları saran sessizliği ve toplulukların kendi acılarını tanımayı başkalarının acısını göz ardı ederek öğrendikleri tarihleri sorguladı.
Soruları eylemle taşındı: tanıklara giderek, telefon numarasını paylaşarak, aileleri bir araya getirerek, isimleri kamusal hafızaya yazarak, mezarlara deniz kabukları bırakarak, kadınlardan katılmalarını isteyerek, sanatçıları savunarak ve gücün günlük hayata girdiği en küçük biçimlere dikkatli kalarak.
Bu pratiklerde geride kalan, kayıpları ve savaşta tecavüze uğrayan herkesi, hikâyelerine sahip çıkmadan dinlemenin, yası bir silaha dönüştürmeden hatırlamanın ve başka bir insanın tarihine dikkat ve özenle girmenin bir yoludur. Beden gömülüdür, ancak çalışmaları aracılığıyla kurulan ilişkiler, onunla geçen, onunla dinleyen, onunla arayan ve sesleri aksi takdirde sessizlik içinde kaybolabilecek insanlardan hikâyeler alanların anılarında kalır.
Ve böylece, sorular bize geçer: verilenin içinde, hayal edilebileceklerin tüm ölçüsünü belirlemesine izin vermeden nasıl hareket ederiz?
Sevgül'ün hayatı bize ısrarla burada seslenir. Nesnelerin arasında gerçek sıçramayı yaptı: başka bir insanın yasına, bir sınırın ötesine, bir tanığa, bir mezara, miras aldığı hikâyeyi rahatsız eden bir tarihe doğru. Kıbrıs'a kendini anlamayı öğretmiş olan dar noktalı hayal güçlerinin ötesine geçti. Gerçek sıçrama bize verilmiş dünyadan uzaklaşmak değildir. Bu, sınırlarını nihai olarak kabul etmeyi reddederek onun içinde bir harekettir. İcadın siyasi gücünü kazandığı yer, verilmiş dünya ile henüz tam olarak adlandırılamayan dünya arasındaki bu harekettir.
Sevgül'ün hayatının canlandırdığı şey budur: hareket et, geç, dinle, strateji üret. Duyduklarımızı taşı. Kendimizi anlamayı öğrendiğimiz sınırlara meydan oku. Ve sonra sıçramayı yap.
For Sevgül Uludağ
Preface
I look toward the door as though Sevgül might still arrive carrying another story, another impossible detail, a village name, a witness, a bone. One waits for her interruption because she belonged to that rarest of human beings who interrupted despair itself. How does one write about Sevgül? There is the public figure, the journalist whose work became inseparable from the history of Cyprus, and there is the woman whose body carried the island like an unresolved sentence; a body that absorbed the island’s grief without allowing grief to harden into hatred, a body that moved between checkpoints, mass graves, kitchens, meetings and funerals as though crossing were itself an ethical practice.
Perhaps one begins with interruption. Sevgül interrupted silence, the partition between “our dead” and “their dead,” the official stories through which violence acquired legitimacy and the comfort nationalism offers to those who prefer innocence over truth. She knew that truth arrives tired, frightened and fragmented: through old men remembering badly, women whispering names into telephones, bones unearthed from dry soil, witnesses trembling before they speak. Truth arrives through the body, through its stammering and scars, through what it carries and what it cannot completely bury. Cyprus is full of burial. Violence hides in village names, abandoned houses, divided roads, photographs without bodies and bodies without names. It survives in inherited fear, in suspicion passed between generations like heirlooms, in the instinct to stop before a checkpoint even after the checkpoint has disappeared.
Sevgül allowed the wound to remain visible. She brought attention to places where grief had been separated into competing national histories and placed people beside one another whose lives had been shaped by the same landscape of violence. Her work created encounters: between families and witnesses, between the living and the dead, between names and bodies, between people separated by the political geography of the island. This is why her death feels impossible to all of us. Cyprus has lost one of the fragile bodies through which it learned to look at itself without immediately turning away. She remains in the crossings, in the telephone calls, in the witnesses who spoke, in the seashells gathered from beaches without passports, in the families who learned through her work to encounter mourning across the boundaries that had organized their lives. Her life leaves a practice of attention: listening carefully, crossing distance, staying with another person’s grief and allowing what has been silenced to enter the shared world of memory. The question she carried was therefore also a question she placed in the hands of others: How does one live among the ruins of violence without becoming organised by violence oneself?
I. The Kitchen
Sevgül Uludağ never separated politics from ordinary life. Her politics lived in kitchens, crossings, funerals, text messages, meetings, arguments, meals and acts of care. She understood that colonialism and nationalism move through institutions and borders, but also through habits of perception: who is seen and who is ignored, whose grief matters and whose suffering becomes silence. She practiced attention at the scale of ordinary life. Her coming home to her cats delighted her. She celebrated her son’s completion of his Ph.D. with a pride that carried the weight of family, history and continuity. The birth of her granddaughter brought another life into a family whose history had been marked by threats, division and political violence. She collected seashells from beaches across the island, fragments shaped by waters that ignored checkpoints and flags. The shells mattered because the sea moved through Cyprus according to another geography. It crossed the island without asking permission from its political divisions.
Once, Sevgül stayed at a hotel where Nawal El Saadawi was also staying. She watched the way Nawal treated the workers and paid close attention to the ordinary gestures through which respect and hierarchy become visible. It mattered to Sevgül because politics existed in these encounters. The way someone speaks to the person cleaning a room or carrying food expresses an understanding of whose time, labour and dignity matter. She recognised power in the intimate spaces where it becomes habitual. Colonial and nationalist orders have their institutions, laws and borders, but they also have gestures, tones, silences and assumptions about whose presence can pass unnoticed.
I once posted a cartoon on Facebook, and Sevgül and I debated for hours about whether it reproduced racism. We argued about humour, representation and the political responsibility carried by images and words. The conversation mattered because she was willing to remain with difficulty. Political commitment, for her, involved examining one's own assumptions as much as naming those of others. She brought that same seriousness to the smallest questions. She could argue intensely and then moving seamlessly into laughter, food, family stories or some absurd observation about the island.
She was ecstatic when I brought her marshmallow fluff and Pop-Tarts, foods she loved from her time in America in 1974. The pleasure was immediate and unmistakably hers, but it also carried memory: youth, migration, displacement, America, 1974, and the ordinary pleasures through which a life retains its texture despite historical violence. She defended artists because she understood the importance of speech and imagination within political life. She insisted that women from all sides of Cyprus participate in shaping political decisions and public conversations. Women were political actors, intellectuals, witnesses and participants whose experiences could not be reduced to symbols of peace or reconciliation. In Sevgül’s life, politics moved through these apparently disparate things: cats returning home, food from another time, arguments about racism, women's political participation, workers being treated with dignity, shells collected from beaches. They belonged to the same practice of attending to how people inhabit the world and how relations of power become embedded in everyday life.
II. Civil Society
For Sevgül, civil society was a space of political work. Organisations such as Hands Across the Divide and Together We Can that she co-founded brought people into relations shaped by shared investigation, testimony, mourning and responsibility. Women’s groups, workshops, crossings, phone calls, kitchens, funerals and long conversations became places where people encountered histories that had been separated by nationalist narratives. She understood that political relations are also made in these spaces, through the ways people listen to one another, respond to grief and decide what can be spoken.
As a journalist, Sevgül excavated what others wanted buried. Since 1980, and particularly through her work on the missing, mass graves and wartime atrocities, journalism became a sustained practice of bringing hidden histories into public attention. She crossed the Green Line repeatedly in pursuit of stories and witnesses. She created relationships of trust with people who carried information about murders, rapes, burial sites and disappearances. She opened her own telephone line so witnesses could speak anonymously, and thousands called. The phone became an archive of voices. Each call carried a name, a place, a memory or a fragment of an event that had remained separated from the public record.
The missing occupied a particular place within Cyprus’s national narratives. Each community carried its own dead, its own grief and its own history of victimisation. Sevgül placed these histories alongside one another. She reported atrocities committed by Greek Cypriots as well as those committed against Greek Cypriots; she documented Turkish Cypriot suffering alongside Greek Cypriot suffering. Through this practice, the missing became people whose lives and deaths could be encountered across the political divisions that had organised memory. Truth acquired a different social form when families from both communities could speak publicly about what had happened to their relatives and listen to what had happened to others.
With relatives of the missing from both communities, she helped form Together We Can, bringing Greek Cypriot and Turkish Cypriot families into a shared search for truth and justice. Families who had known each other as enemies stood together, mourned together and demanded answers together. Their meetings created a different social relation around the dead. Mourning could move between communities; testimony could be heard across the boundary; responsibility could be discussed without requiring one community’s suffering to disappear for another’s to be acknowledged.
Her humanitarian work with Xenophon Kallis belongs to this same history of political labour. Together they transformed the landscape of memory in Cyprus by accompanying families through the search for their missing relatives and by creating spaces in which grief could be shared. Their work gave names, bodies, stories and families a presence within a public history that had repeatedly separated them. Cyprus carries the traces of their life, their labour in the relationships they built and the memories they helped bring into public life.
III. The Grave
Fifty-two years later, the search for the missing, their graves and their bones continues. Sevgül understood the grave as a place where violence, memory and family life converge. She travelled constantly to burial sites on both sides of the island. She stood beside families waiting for remains to be identified. She watched bones emerge from soil mixed with stone and seashells. She listened as names returned to the living through fragments of a body. Identification brought a particular kind of knowledge into a family: a place, a name, a set of remains, a burial, a history that could finally be spoken in relation to a body.
One day, knowing that I was in London for a conference, Sevgül wrote to me about how important it was to meet her and Christina Pavlou Solomi Patsia, one of her closest partners in the search for the missing, so that we could meet a 103-year-old Greek Cypriot who might tell us the story of a missing person. She understood the urgency of the meeting. At 103, the man carried memories that belonged to another period of Cyprus’s history. He held names, places, movements and fragments of knowledge about someone who had disappeared decades earlier. Sevgül wanted that knowledge to be heard and carried between people.
She asked us to go because solidarity, for her, involved presence. It meant travelling, sitting with a witness, listening carefully and allowing another person’s memory to become part of one’s own responsibility. She gave solidarity in this way herself. She offered time, knowledge, trust and attention, and she expected others to participate with the same seriousness. Her work asked people to move toward the places where memory was held: a grave, a family home, a witness’s story, a telephone conversation, a distant city.
The man carried a century of violence, displacement and remembrance in his body. His testimony might contain information about someone who had disappeared decades earlier. The meeting therefore brought different times together: the witness’s long life, the decades of waiting experienced by the family, the disappearance itself and the present moment in which someone was still searching for an account of what had happened. Evidence can disappear along with people. Witnesses die, places change, memories become harder to retrieve, and responsibility can become obscured by the passage of time. Sevgül worked against that dispersal by connecting witnesses, families, journalists and researchers. She moved information between people so that memory could become shared knowledge rather than remain isolated inside one person’s experience.
That was her humanitarianism: reciprocal, embodied and demanding. She gave solidarity deeply, but she also asked others to return it through participation. In London, far from Cyprus, the island was present in the body of an old man, in the story of the missing and in the act of listening. The meeting crossed distance between generations, communities and places. The story moved from one person to another, from the witness to those listening, and from those listening toward the families whose relatives remained missing.
I remember the encounter as an instruction from Sevgül: do not stand outside another person’s grief. Enter it carefully. Listen to what the body remembers. Carry the story forward. When solidarity is offered, return it through action.
IV. Writing
Writing was a way of life for her. She would write no matter what. One night, sitting near the pond in her garden beneath the moonlight and the turning wind, she wrote about the absurdity of life on this island: the dwarf from Snow White standing beside collected stones from destroyed villages and mass graves, dreamcatchers hanging from trees, seashells swaying in the dark. She needed these strange ornaments, she wrote, to live with the surrealism of Cyprus, where politicians fed people fairytales while hiding monsters inside official histories. Her writing could hold these things together: the absurd and the terrible, the intimate and the historical, the domestic object and the mass grave. She allowed the island to appear in its contradictions rather than reducing it to a single image of conflict.
After the funeral of Takis Hadjidimitriou, she carried a bag filled with seashells gathered over the years from the beaches of Yialoussa. She laid them gently on his grave. The shells would whisper stories of the sea to him, she wrote. They would cross the border because seashells do not carry passports. Sand from Yialoussa mixed with the soil of the grave. A place divided politically entered another place through the objects Sevgül had carried with her. The sea had its own geography, and the shells became small material witnesses to that geography.
At that funeral, Spiros Hadjinikolaou, whose father had been murdered and buried in a mass grave, spoke not only of Greek Cypriot suffering but also of massacres committed against Turkish Cypriots. Beside him stood Hüseyin Rüstem Akansoy, whose own family had been murdered in mass graves. Together they recognised each other’s pain publicly. Sevgül understood the significance of the encounter because it changed the relation between two histories of suffering. Each man remained connected to his own family’s dead while acknowledging the dead of another community. The gesture created a space in which grief could be spoken without requiring the suffering of the other to disappear.
Sevgül insisted on responsibility. The missing could not be reduced to instruments of national innocence, and their deaths could not be absorbed into narratives that protected communities from confronting violence committed in their name. She followed names, places, witnesses and graves. She placed histories beside one another and asked people to remain with what they found there. Her writing carried this same movement between the intimate and the political. A seashell could sit beside a mass grave. A garden could hold the memory of a destroyed village. A family story could open onto the history of an island.
V. The Question
Sevgül’s life continually returned to violence: the violence of war and the violence that remained afterward in silence, denial and the organisation of memory. She worked in the spaces where these forms of violence became visible. She listened to families, followed witnesses, crossed borders, attended funerals and wrote about people whose names had remained separated from their bodies. She expected solidarity because she practiced it herself. When she asked us to travel, listen, cross and remain present, solidarity became movement, attention and relation.
The shells she collected, the workers she respected, the artists she defended, the women whose political participation she insisted upon, the funerals she attended and the crossings she asked others to make all belonged to her political practice. They show the scale at which she understood politics: from the intimate gesture to the public institution, from the family to the mass grave, from the individual memory to the historical record. She moved continually between these scales because Cyprus existed in all of them.
Frantz Fanon’s words return here as an obligation: “O my body, make of me always a person who questions.” Sevgül made her life into such questioning. She questioned the border, the grave, colonialism, nationalism, the silence surrounding the missing and the histories through which communities learned to recognise their own suffering while overlooking the suffering of others. Her questions were carried through action: by travelling to witnesses, by opening her telephone line, by bringing families together, by writing names into public memory, by placing seashells on graves, by asking women to participate, by defending artists and by remaining attentive to the smallest forms through which power enters everyday life.
What remains in these practices is a way of listening to the missing and all those raped during the war without possessing their stories, remembering without turning grief into a weapon, and entering another person’s history with attention and care. The body is buried, but the relationships formed through her work remain in the memories of those who crossed with her, listened with her, searched with her and received stories from people whose voices might otherwise have disappeared into silence.
And so, the questions pass to us: how do we move within what has been given without allowing it to determine the full measure of what can be imagined?
This is where Sevgül’s life continues to speak to us most insistently. She made the real leap amid things: into another person’s grief, across a border, toward a witness, into a grave, toward a history that unsettled the story one had inherited. She moved beyond the narrowly punctuated imaginations through which Cyprus had been taught to understand itself. The real leap is not away from the world that has been given to us. It is a movement through it refusing to accept its limits as final. It is in this movement, between the world that has been given and the world that cannot yet be fully named, that invention acquires its political force.
This is what Sevgül’s life enacted: move, cross, listen, strategize. Carry what we have heard. Challenge the boundaries by which we have learned to understand ourselves. And then make the leap.