Lefkoşa 26°USD49,56 ₺▲EUR55,77 ₺▲GBP66,15 ₺▲GRAM ALTIN6.633,21 ₺ Nöbetçi Eczaneler
SON DAKİKA

Anlatacak Çok Şeyimiz Var, Dinleyecek Kimsemiz Yok!

"Bazen bir yüreğe dokunmak için büyük sözlere değil, sessizce yanında kalabilmeye ihtiyaç vardır. İnsan, anlaşılmanın mümkün olduğunu hissettiğinde yalnızca konuşmaya değil, hayata da yeniden yaklaşır."

3 dakika okumaHaber: YENİDÜZEN
Paylaş
Anlatacak Çok Şeyimiz Var, Dinleyecek Kimsemiz Yok!

A+

A-

İnsan bazen çevresinde onlarca kişi varken bile kendini yapayalnız hisseder. Çünkü yalnızlık, birilerinin yokluğundan çok, içimizden geçenlerin başka bir yürekte karşılık bulamamasıdır. Sözcükler dudaklarımızdan dökülür, cümleler havada asılı kalır; fakat anlattıklarımız bir başkasının dünyasına ulaşmazsa, insan zamanla kendi sesine bile yabancılaşır…

Bir masanın etrafında saatlerce konuşuruz. Herkesin anlatacak bir hikâyesi, savunacak bir düşüncesi vardır öyle değil mi?

Peki, kaçımız gerçekten dinleriz?

Kaçımız, cevap vermeye hazırlanmak yerine karşımızdakinin ne hissettiğini anlamaya çalışırız?

Çünkü dinlemek, yalnızca sesleri işitmek değildir bence.

Kelimelerin ardındaki sessizliği, yarım kalan cümlelerin içindeki kırgınlığı, değişen bir ses tonunda saklanan hüznü de duyabilmektir. Bazen bir insanın söyleyemedikleri, anlattıklarından çok daha fazlasını taşır. Ne var ki, kendi sözlerimize yetişmeye çalışırken başkasının sessizliğini kaçırırız.

İnsan; kendini ifade edemediği için değil, ifade ettiklerinin karşı tarafta hiçbir iz bırakmadığını hissettiğinde yorulur. Sonra sözcüklerini tartmaya, duygularını saklamaya başlar. Hatta bir süre sonra kendi hislerinden bile kuşku duyar: “Acaba ben mi abartıyorum?” Oysa her anlaşmazlığın nedeni anlatanın kendini yanlış ifade etmesi değildir. Bazen aynı kelimeleri kullanırız ama onların taşıdığı duyguyu aynı biçimde anlayamayız. Zira anlamak, söyleneni duymanın ötesinde, söylenemeyene de kulak vermeyi gerektirir.

İnsan; en çok anlaşılmayı umduğu yerde karşılık bulamadığında içine çekilir.

Derdini anlatırken hemen öğüt verilmesi, yaşadıklarının küçümsenmesi ya da sözünün başka bir konuya taşınması, paylaşmanın anlamını eksiltir. Oysa herkesin her zaman bir çözüme ihtiyacı yoktur. Bazen yalnızca anlatmak, yargılanmadan dinlenmek ve duygularının önemsendiğini bilmek ister insan.

Ve insan, anlaşılmadığı yerde yavaş yavaş susmayı öğrenir. Önce cümleleri kısalır, sonra kelimeleri azalır; sonunda yalnızca kendi içinde konuşmaya başlar.

Üzüldüğünde “Bir şeyim yok.” der, yorulduğunda gülümsemeyi seçer. Çünkü anlatmanın da bir yorgunluğu vardır! Sesinin karşılık bulmadığı yerde insan, bir süre sonra kendi sesinden vazgeçebilir.

İşte en ağır yalnızlık budur: Anlatacak çok şeyin varken anlatacak kimsenin olmaması.

Üstelik bu yalnızlık, çevremizde kimsenin bulunmaması demek değildir.

Telefonlar susmaz, mesajlar gelir, sohbetler sürer; fakat insanın iç dünyasına dokunan bir cümleye rastlamak giderek zorlaşır. Herkes birbirine bir şeyler anlatırken kimse gerçekten birbirini duymuyorsa, kalabalıklar da sessizliğin başka bir biçimine dönüşür.

Çağımızın çelişkisi de burada saklıdır: Birbirimize ulaşmak hiç bu kadar kolay olmamışken birbirimizi anlamak neden bu kadar zorlaştı? Ekranlar üzerinden saniyeler içinde bağlantı kuruyoruz ama bir insanın gözlerinin içine bakarak onu bütün dikkatiyle dinlemeye ne kadar zaman ayırıyoruz?

Schopenhauer’ın insan ilişkilerindeki mesafeye ve yalnızlığa ilişkin düşünceleri, bu sorunun köklerine ışık tutar.

Martin Buber’in “Ben ve Sen” yaklaşımı ise bize; karşımızdakini yalnızca cevap vereceğimiz bir ses olarak değil, kendine özgü bir dünyası bulunan insan olarak görmenin önemini hatırlatır.

Carl Rogers da empatik dinlemenin, insanı anlamanın ve kabul etmenin temelindeki değerine dikkat çeker. Belki de gerçek iletişim, tam burada başlar: Karşımızdakini değiştirmeye çalışmadan önce onu anlamaya niyet etmekte…

Yine de karşılıksız kalan her duygunun sonu sessizlik olmak zorunda değildir. Hayat, kendimizi sürekli açıklamak ya da her cümlemizi savunmak zorunda kalmadığımız insanları da çıkarır karşımıza. Onların yanında susmak bile eksiklik değildir; çünkü bazen sessizlik de yakınlığın dilidir. İnsan, olduğu gibi kabul edildiği yerde yeniden konuşma cesareti bulur.

Birbirimizle aynı fikirde olmak zorunda değiliz. Yeter ki farklılıklarımızı anlamanın önüne bir duvar gibi örmeyelim. Dinlemeyi bir nezaket gösterisinden çıkarıp içten bir ilgiye dönüştürelim. “Nasılsın?” sorusunu alışkanlıktan değil, cevabını gerçekten merak ederek soralım.

Çünkü bazen bir insanı hayata yeniden bağlayan şey, verilen kusursuz bir cevap değil, ilk kez gerçekten dinlendiğini hissetmesidir.

Hepimizin içinde anlatılmayı bekleyen hikâyeler, söylenememiş cümleler ve anlaşılmayı uman duygular var. Belki de dünyayı daha yaşanılır kılmak, daha çok konuşmaktan değil, birbirimizin sesine daha dikkatli kulak vermekten geçiyor.

Sonunda geriye şu soru kalıyor: Birbirimize söyleyecek bu kadar çok şeyimiz varken, birbirimizi gerçekten duymaya ne zaman başlayacağız???

Çünkü bazen bir yüreğe dokunmak için büyük sözlere değil, sessizce yanında kalabilmeye ihtiyaç vardır. İnsan, anlaşılmanın mümkün olduğunu hissettiğinde yalnızca konuşmaya değil, hayata da yeniden yaklaşır.

Satırların yarenliğinde yeniden görüşünceye değin, sağlıkla ve hoşça kalın…

Bu habere tepkiniz?

Paylaş

Yorumlar

İlgili Haberler