Bazı acılar vardır; insanın boğazında düğümlenir, kelimeye dönüşmeden orada kalır. Bazı görüntüler vardır; gözünüz görür ama zihniniz kabul etmekte zorlanır. Bazı haberler vardır; duyarsınız fakat bir süre sonra duyduğunuz şeyin ağırlığı karşısında konuşamazsınız.
Geçtiğimiz hafta tam da böyle bir yerden geçtik. Ve hâlâ geçmeye devam ediyoruz.
Girne açıklarında yaşanan gemi faciası, yalnızca denizin üzerinde meydana gelen bir kazayı değil, hepimizin içine çöken büyük bir sessizliği de beraberinde getirdi. Bir ülkenin kıyısında, hepimizin bildiği bir denizin üzerinde, hayatların bir anda nasıl kırılabileceğini gördük. Ardından bekleyişleri gördük. Aileleri gördük. Belirsizliği gördük. Bir haberin bir evin içine nasıl düştüğünü, bir telefonun nasıl umutla beklendiğini, “haber var mı?” sorusunun nasıl dünyanın en ağır cümlesine dönüşebildiğini gördük.
Ve ben kendi adıma, bir süredir şu sorunun etrafında dönüp duruyorum: Acının dili var mı?
Canlı yayında olduğum anlar oldu. Söylemem gereken kelimeleri biliyordum ama cümleyi kuramadım.
“Şunu söylersem yanlış anlaşılır mı?”
“Bunu söylersem birinin yarasına dokunur muyum?”
“Bir ailenin henüz kabul etmeye çalıştığı bir kaybı, ben bir cümleyle nasıl tarif edebilirim?”
İnsan bazen konuşmamayı seçmiyor.
Konuşamıyor!
Çünkü bazı anlarda kelimeler yetersiz kalıyor.
Ludwig Wittgenstein; dilin sınırlarından söz ederken, “Dilimin sınırları dünyamın sınırlarıdır” der.
Belki de bazı felaketler bize tam olarak bunu hatırlatıyor.
Dünyamızın başına gelen şey, dilimizin taşıyabileceğinden daha büyük olduğunda susuyoruz.
Çünkü kelime küçük kalıyor, cümle küçük kalıyor…
Hatta bazen insanın kendisi bile, gördüğü şeyin yanında küçük kalıyor.
Bu yüzden geçtiğimiz hafta “söyleyecek söz bulamıyorum” diyenleri çok iyi anladım.
Çünkü bazen susmak, kayıtsızlık değildir.
Bazen susmak, acının büyüklüğünü kabul etmektir.Ama bu sessizliğin içinde başka bir şey daha gördük.
Ve açıkçası beni en çok düşündüren de bu oldu.
Bir insanın acısının, başka bir insan için rahatlık alanına dönüşebildiğini gördük.
Bir başkasının kaybının, bir başkasının paylaşım malzemesine dönüşebildiğini gördük.
Oysa acı, başkasının üzerine basarak yükselinecek bir yer değildir.
Bir ailenin yaşadığı travma, hiçbirimizin kendisini göstereceği bir sahne değildir.
Bir kayıp haberi, hız yarışının parçası değildir.
Tıpkı siyasi rantın ne aracı ne de parçası olmaması gerektiği gibi.
Hele ki; bir annenin, bir babanın, bir eşin, bir çocuğun bekleyişi; sosyal medya etkileşiminin konusu hiç değildir.
Bunu yeniden hatırlamak zorundayız!
Çünkü bazen teknoloji bize haber verme hızını artırıyor ama insan olma hızımız aynı kalıyor, hatta geriliyor!
Bilgi saniyeler içinde yayılıyor, acı ise; saniyeler içinde anlaşılmıyor!
İşte burada çok önemli bir ayrım var: Her bildiğimizi söylemek zorunda değiliz!
Her gördüğümüzü paylaşmak zorunda değiliz, her düşündüğümüzü yazmak zorunda değiliz!
Ve belki en önemlisi, herkesin her acıya dair söyleyecek bir sözü olmak zorunda da değil!!!
Bazen en doğru cümle, kurulmamış cümledir. Bazen en büyük saygı, sessizliktir.
Ama burada benim her zaman vurguladığım bir nokta var: Acının pasaportu olmaz.
Bu, savaşlar da dahil olmak üzere, yaşanan her acı için geçerlidir.
Acının pasaportu yoktur.
Bir insanın acısını, kimliğine, milliyetine, ülkesine, tarafına ya da bulunduğu yere göre tartamayız.
Bir yerde yaşanan acıyı görüp başka bir yerde yaşanan acıya sırtımızı dönemeyiz.
Bir acıyı büyük, diğerini küçük görerek; birinin yasını sahiplenip diğerinin yasını değersizleştirerek insanlığın ortak vicdanını kuramayız.
Bugün bunu bilerek yol alabilsek, hâlâ bazı şeylerden ayrımcılık üzerinden beslenmeye çalışmasak…
Bu ayrımcılıktan beslenme politikasından vazgeçebilsek…
Bambaşka bir yol alacağız.
Çünkü hangi noktada olursak olalım, hangi tarafta durursak duralım; bir yerde böyle bir acı yaşanıyorsa ve aynı anda başka bir yerde başka bir acı yaşanıyorsa, bunlardan birini diğerinin karşısına koyarak ayrımcılık siyaseti yapılmaz.
Acının pasaportu sorgulanmaz.
Acının hangi taraftan geldiğine bakılmaz.
Çünkü acı; sınır kapılarında durdurulmaz, pasaport kontrolünden geçirilmez!!!
İnsan hayatı üzerinden ayrımcılık kurulmaz.
Ve maalesef; acıyı siyasete kurban ettiğimiz noktaları da görüyorum. Bunu gördükçe gerçekten üzülüyorum. Hâlâ acıların üzerinden ayrımcılık üretilmesini, insanların yaşadığı kayıpların kimliklere, taraflara ve siyasi pozisyonlara göre farklı değerlendirilmesini kabul edemiyorum.
Çünkü acıyı siyasete kurban etmemek gerekir!
Ortada bir acı, bir felaket, bir insanlık meselesi varsa; önce o olgunun etrafında, insan hayatının değeri etrafında birleşebilmeliyiz. Önce gerçeği kabul etmeli, yaşanan kaybın karşısında birlikte durmalı ve sorumluluğu ortaya koymalıyız.
Siyaset elbette yapılabilir. Farklı değerlendirmeler, farklı görüşler elbette olabilir. Ama bunların, yaşanan acının ve ortadaki gerçeğin önüne geçmemesi gerektiğini düşünüyorum.
Önce insan hayatı, önce gerçek, önce ortak vicdan, sonrasında siyaset!!!
Çünkü acının kendisini siyasi ayrışmanın malzemesine dönüştürdüğümüzde, yalnızca yaşanan kayba değil, toplumun ortak vicdanına da zarar veriyoruz.
Benim itirazım tam da buna!
Acıları birbirimize karşı kullanmaktan, yasları sınıflandırmaktan ve insan hayatını siyasi kimliklerin gölgesinde değerlendirmekten vazgeçmemiz gerekiyor.
Önce insan olarak birleşebilmeliyiz.
Belki o zaman, aynı olaylara bakarken birbirimizin karşısında değil, aynı insanlık duygusunun içinde durmayı başarabiliriz.
Belki de bugün ihtiyacımız olan şey tam olarak budur: Acıları yarıştırmamak.
Yasları sınıflandırmamak.
Kimin daha çok üzülmeye hakkı olduğunu tartışmamak.
Ve insanın acısını, başka bir insana karşı üstünlük kurmanın ya da siyasi bir ayrımın malzemesi haline getirmemek.
Çünkü acının dili olmayabilir, ama vicdanın dili ortak olabilir.
Bu hafta beni bir başka yere de götürdü:
Kamu yönetimine.
Devlete.
Sisteme.
Çünkü bir felaketin ardından yalnızca “ne oldu?” sorusunu sormak yetmez öyle değil mi?
Bir süre sonra mutlaka şu sorular gelir:
Neden oldu?
Önlenebilir miydi?
Hangi mekanizma çalışmadı?
Hangi denetim yapılmadı?
Hangi prosedür vardı ama uygulanmadı?
Hangi sorumluluk yerine getirilmedi?
Ve daha da önemlisi: Aynı şeyin bir başka yerde yeniden yaşanmaması için şimdi ne yapılacak?
İşte kamu politikası tam da burada başlar.






