DAÜ-SEN Başkanı Yard. Doç. Dr. Mustafa Rıza, genelde eğitimi, özelde yükseköğretimi işletme gibi anlamanın doğru olmadığına vurgu yaparak, hükümetten beklentilerinin, nicelik değil, nitelik odaklı iyi bir yükseköğretim yönetimi sağlaması olduğunu belirtti.
Yard. Doç. Dr. Mustafa Rıza, DAÜ’de esas sorunun, rektörlüğün mevzuata, demokratik özerk üniversite ilkelerine bağlı olmayan ve hesap verebilir olmayan kişiselleştirilmiş kararları olduğunu belirterek, söz konusu yönetim anlayışında kararların, dıştan gelen müdahalelere ve pazarlıklara her zaman açık olduğunun altını çizdi.
UBP Gazimağusa İlçe Başkanı Nahit Öncü’nün, Rektör Prof. Dr. Hasan Kılıç’ın yer aldığı fotoğrafı, 6 Aralık seçim çalışmalarına ilişkin bir mesajla paylaşması üzerine gelen tepkilerle ilgili DAÜ Rektörü’nün yaptığı açıklamada DAÜ’den “benim üniversitem” yerine “benim partim” diye bahsettiğini hatırlatan Yard. Doç. Dr. Rıza, “Bu ifade, DAÜ’yü iktidara gelen partilerle koalisyon yapabilecek bir parti olarak gören, kendisini ise bu partinin lideri olarak gören bir anlayışın ürünüdür” dedi.
DAÜ’de, liyakata dayalı, nitelikte çıtayı belirleyecek, mevzuata uygun hareket edecek katılımcı bir yönetim anlayışının hakim kılınması gerektiğinin altını çizen Yard. Doç. Dr. Rıza, sürdürülebilir bir yapının ancak böyle bir yönetim anlayışıyla gerçekleşebileceğini söyledi.
Yard. Doç. Dr. Rıza, “Eğer eylemsiz ve grevsiz şekilde hedeflerimize ulaşamazsak elbette eylemlerimizin dozunu artırmak ve süresiz grev dahil tüm yöntemleri kullanmak kaçınılmaz ve uygulanması gereken bir plandır. Umudumuz eylem ve grevlere gerek kalmadan sorunları iyi ve katılımcı bir yönetim anlayışıyla çözmektir” diye konuştu.
“Esas sorun, rektörlüğün kişiselleştirilmiş kararlarıdır”
Soru: DAÜ’de sular bir türlü durulmuyor. UBP Gazimağusa İlçe Başkanı Nahit Öncü, Rektör Prof. Dr. Hasan Kılıç’ın yer aldığı fotoğrafı, 6 Aralık seçim çalışmalarına ilişkin bir mesajla paylaştı, siz de rektörün yönetimsel kararları tamamen bir siyasi partiye angaje ettiğini söylediniz. Rektör Hasan Kılıç da “Benim partim DAÜ’dür” diye bir açıklama yaptı. Rektör, DAÜ’de hiçbir kararın siyasi talimatlarla alınmadığını söylüyor. Siyasi müdahale olduğunu düşündüğünüz en somut örnek nedir?
Yard. Doç. Dr. Rıza: Esas sorun, rektörlüğün mevzuata, demokratik özerk üniversite ilkelerine bağlı olmayan ve hesap verebilir olmayan kişiselleştirilmiş kararlarıdır. Böyle bir yönetim anlayışında kararlar, dıştan gelen müdahalelere ve pazarlıklara her zaman açık olur. Özellikle DAÜ kuruluş yasasına göre bağlı olduğumuz ve aynı zamanda protokolun yürütülmesini denetlemekle sorumlu olan komisyonun Başkanı Eğitim Bakanı’na bu konular ile ilgili sendikamız şikayet yaptığında, Eğitim Bakanı’nın rektörlüğün uygulamalarına sessiz kalması sorunu beslemiştir. Tüm bu tablo, alınan kararlarda rektörlükle siyasi iktidarın birlikteliğini göstermekteydi. Bize göre, söz konusu fotoğraf bu birlikteliği kamuoyu önünde deşifre etmiştir. Somut örnek olarak, o fotoğrafta Rektör’le birlikte ilgili “seçim çalışmasında” yer alan genel sekreterin ataması gösterilebilir. Genel sekreterimizin UBP’li olduğunu, hatta en son yapılan genel kurulda UBP divan üyesi görevi aldığını herkes bilir. İşte böyle bir kişinin genel sekreterliğe Rektör tarafından münhalsiz sınavsız vekaleten atanması ilişkinin en somut örneğidir. Belki de genel sekreter, bu görevi hakkediyordur, ancak bu göreve gelirken asaleten atama istememesi ve münhal ve sınav yapılmaması kabul edilebilecek bir yönetici yaklaşımı değildir. Üniversitemizde, genel sekreterlik yıllardır boş kalmıştı. Genel sekreterlik, yönetsel personelin en üst gelebileceği makamdır. Prof. Dr. Hasan Kılıç göreve geldikten sonra, münhal ve sınav yöntemiyle en iyi adayı seçmek yerine, Sayın Derviş Ekşici’yi vekâleten atayarak, siyasi baskılara boyun eğmiştir. Sonrasında, yönetsel personelin kadro çalışma tüzüğünü değiştirerek, yeni yönetici pozisyonları yarattı ve şu an 74 yönetici pozisyonunun 70’i vekâleten, yani münhalsiz, sınavsız yürütülmektedir. Bildiğiniz gibi, vekaleten atamalar asaleten atama yapmanın mümkün olmadığı durumlarda, geçici ve 6 ayı geçmemesi gereken bir yöntemdir. Ancak bu, DAÜ’de kalıcı olmuş ve Rektörün görevde bulunduğu 3 yıllık sürede devam ettirilen bir yönteme dönüştürülmiştür. Asaleten atanmayan yöneticilerin kaderinin elde ettikleri başarılara değil de, kendilerini atayanların takdirine bağlı olması ise daha da büyük bir sorun yaratmaktadır. Böyle bir yönetici, kendisini o pozisyona getirenlerin istediği gibi davranmadığında, vekâleten atama olduğu için kolayca asıl kadrosuna geri atanabilmektedir.
“Hocalarımızın ne performansı düşüktür, ne de disiplin soruşturması vardır”
Tabii ki başka örnekler de sayabiliriz. 65 yaşını doldurmuş hocalarımızın sözleşmelerinin sonlandırılması gerektiğini sürekli dile getiren kişi, Eğitim Bakanı Nazım Çavuşoğlu oldu. Ve nitekim bunu, Şemi Bora’nın başkanlığındaki VYK, Başkan’ın itirazlarına rağmen alırken, Rektörümüz suskun kaldı. Bu hocalarımızın arasında, dünyanın en saygın araştırmacıları arasında bulunan, Standford %2 listesine hem yıllık hem de ömür boyu etki yapan hocamızın sözleşmesi de, sırf 65 yaşını doldurmasından dolayı sonlandırıldı. Sonra ise, 13 Ekim’deki sosyal medya hesabında hocamızın ismini ve resmini kullanarak üniversitemizin reklamını yaptı. Rektörümüz diyor ki, “ben bu hoca için konuştum, herhangi bir sorun yok” diyor, ancak o karar hâlâ geri çekilmedi. Mevzuat ve Toplu İş Sözleşmesi’ndeki madde oldukça açık. 65 yaşını dolduran devamlı personel, devamlı personel statüsünden sözleşmeli personel statüsüne geçer ve emeklilik yaşı 67 yaşına kadar birer yıl uzatılır. Bunun adı işten çıkarmadır. Toplu İş Sözleşmesi’nde net olarak belirtilir; “İşten çıkarma, ancak performansının ölçülüp yetersiz bulunması durumunda veya ciddi bir disiplin cezası verilmesi halinde gerçekleşir”. Söz konusu olan hocalarımızın ne performansı düşüktür, ne de disiplin soruşturması vardır. Buna karşı biz, sendika olarak mücadele ederken, rektörümüzün sessiz kalması bunu onayladığı anlamını taşımaktadır. Buradaki temel amaç ise, maalesef bu hocaları atıp yerlerine seçim öncesi yeni istihdamlar yapabilmekti. Bu çerçevede, rektörlük tarafından VYK’ya 25 kişilik münhal talebi gönderilmişti. Fakat görevden alınan VYK Başkanı Şemi Bora, hem işten durdurmalara karşı gelmiş, hem de yeni münhal açılmasına izin vermemişti. Bu tavrı da görevden alınmasının temel nedeni olmuştu. Maalesef, iki VYK başkanının da hükümet tarafından görevden alınmasının temel nedeni rektörlük ve siyasi iktidarın uyum içinde yürüttükleri bu yönetim anlayışına, onların uyum sağlamaması olmuştur. Dolayısıyla, en somut örneklerden biri de, VYK başkanları ve üyelerinin görevden alınma gerekçeleridir. Bu da tarihte ilk kez olmuştur.
Bir diğer örnek ise, kıdemli öğretim üyesi ve seçkin profesör görevlendirmelerinde yaşanmıştır ve yaşanmaya devam etmektedir. Daha önceki basın açıklamasında da bunun altını çizmiştik. Bu kadrolar, 2020 yılında yaratılmıştır. Üniversite Yönetim Kurulu, Senato, Rektörlük ve Sendikamız, bu kadroların oluşturulması konusunda konsensüs sağladı ve bu kadrolar, DAÜ’nin Akademik Personel Kadro ve Çalışma Tüzüğüne eklendi. Nasıl o kadroda görevlendirme yapılır, net bir biçimde yazılmıştır. Tüzüğün yürürlüğe girmesi için Bakanlar Kurulu onayı şartı olduğunu da hatırlatmakta fayda var. Bu kadroların hayata geçirilme nedeni oldukça açıktı. Emekliliğe ayrılan bir hocamızın, akademik çalışmalarını DAÜ adresini kullanarak devam etmesine, lisansüstü öğrencilerinin danışmanlıklarını sürdürmesine, lisansüstü derslerinde kendi uzmanlık alanlarında katkı sağlamalarına, uzmanlık alanında başka o dersleri verecek hocalar bulunmaması durumunda o dersleri vermek için olanak sağlamak... Temel olarak orada görevlendirme bölümündeki ihtiyaç temel alınırdı. Bunun nedeni, bir hocaya ek bir hak sağlamak değil, bizim mali sürdürülebilirlik politikamıza hizmet etmek ve yıllarca hizmet vermiş hocalarımızı bir günden diğer güne kapının önüne koymanın bizim için ciddi bir vefasızlık olarak görülmesiydi. Bu, yurtdışındaki üniversitelerde de öyle uygulanır. Nitekim, hem mali sürdürülebilirliği, hem vefayı, hem de uluslararası standartları gözetmeden, rektörlük bakanla birlikte yeni kriterler oluşturdu; bu kriterleri ne Üniversite Yönetim Kurulu’nun görüşüne, ne de tüzüğü yapan Senato’nun görüşüne danışmadan, sadece bakan ve rektörlük oluşturdu. Bu kriterleri yazılı olarak da duyurmadılar. Bu davranış, kurumsal ciddiyetle bağdaşmaz. Bunun sonunda, fiilen 12 saate kadar derse giren hocalarımız, sadece rektörlük ve bakanlık tarafından mevzuata aykırı olarak, belli kişileri dışlamak için oluşturulan kriterlere göre olan saat sınırlamasına göre ödeneklerini Ekim ayının sonunda aldılar.
Seçilerek göreve gelen ve “muhalif” tavırlarından dolayı rektörlük tarafından görevden alınan dekan ve enstitütü müdürü konusu ise bir başka önemli örnektir. Fakülteler dekanlarına, enstitü kurulu ise müdürüne sahip çıkmış, VYK bu iradeye sahip çıkarken rektörlük ve bakanlık bu iradenin ve VYK kararlarının karşısında durmuş, ve nihayetinde hükümet VYK başkan ve üyelerini görevden almıştır.
Son olarak, protokol öncesi çalışanların maaşlarına yansıtılmayan hayat pahalılığı ve ödenmeyen 13’üncü maaşlarının iç borçlanma altında kesintilerinin geri ödenmesinde, tüm çalışanlara 60 bin TL’ye kadar geri ödeme yapılırken, bakanın seçmen kitlesi olan işçiler ve yönetsel personel olan 200 kişi kadar tüm kesintilerini geri alırken, daha fazla katkı sağlayan akademik personel ise sadece küçük bir miktarını almıştır.
Bu fotoğrafa karşı verilen tepkilerle ilgili, rektörün yaptığı açıklama, aslında bu anlayışı her siyasi iktidarla sürdürmeye hazır olduğunun beyanıdır. O yüzden, benim üniversitem yerine benim “partim” DAÜ’dür diyebilmiştir. Bu ifade, DAÜ’yü iktidara gelen partilerle koalisyon yapabilecek bir parti olarak gören, kendisini ise bu partinin lideri olarak gören bir anlayışın ürünüdür.
“Yorumu okuyuculara bırakmayı tercih ederim”
Soru: Söz konusu fotoğrafa dair tepki açıklamanızdan sonra, rektörün size arayıp disiplin kuruluna sevk etmekle tehdit ettiğini açıkladınız. Telefon görüşmesinde tam olarak ne yaşandı?
Yard. Doç. Dr. Rıza: Rektörümüz, beni basın açıklamasından sonra, saat 17 gibi, sekreteri vasıtasıyla aradı; duygusal patlamanın etkisi altındayken bana konuştu, sesini de oldukça yükseltti ve beni “hoca olarak” sendika başkanı olarak değil, disipline sevk edeceğini bildirmek için aradığını söyledi. Ben buna karışamayacağımı ve kendi kararı olduğunu söylemekle yetindim; o karede Nahit Öncü’nün o paylaşım başlığında yer almaması gerektiğini söylemekle yetindim. Sayın Nahit Öncü, bu tepkimizden sonra o paylaşımı düzeltme ihtiyacı duymadığına göre, yorumu okuyuculara bırakmayı tercih ederim.






