Geçtiğimiz gün bu iki satıra rastladım. İçimde uzun zamandır sessizce dolaşan bir düşüncenin kapısını araladı.
Şimdi balkonumdayım.
Yaz akşamı ağır ağır omuzlarına geceyi alıyor. Ufukta güneş, dağın ardına usulca çekiliyor. Gökyüzü hiçbir telaş göstermeden rengini değiştirirken, yeryüzünde insanlar çoktan yarının peşine düşmüş durumda. Daha bugün bitmeden yarının listeleri hazırlanıyor; hafta sonu planlanıyor, gelecek hafta hesaplanıyor, yetişilecek işler çoğalıyor.
Bir tek hayat, hep erteleniyor.
Ne garip…
Sürekli bir yerlere yetişmeye çalışırken, en çok kendimizi geride bırakıyoruz.
Bazen düşünüyorum; bütün bu koşuşturmanın içinde gerçekten nereye varıyoruz?
Ne kadarını başarıyoruz, ne kadarını sadece yetişmiş görünmek için yapıyoruz? Ve en önemlisi…
Bu telaşın içinde kendimize ne kadar yer bırakıyoruz?
Beni tanıyanlar çoğu zaman “mükemmeliyetçisin” der. Belki haklılar, belki de değil. Çünkü ben kusursuzu aramaktan çok, emeğimin hakkını vermeye çalışıyorum. Yazıyorsam içime sinsin istiyorum. Çalışıyorsam eksik kalmasın diyorum. Okuyorsam öğreneyim istiyorum.
Ama hayatın sessizce öğrettiği bir gerçek var:
Hiçbir şey bütünüyle tamamlanmıyor.
Ne işler…
Ne insanlar…
Ne de biz…
Bu yıl bana en çok bunu öğretti.
Bazı cümleler yarım kalabilir.
Bazı hayaller bekleyebilir.
Bazı planlar ertelenebilir.
Ve bazı günler, sadece nefes almak için yaşanabilir.
Eksik kalan bir iş, insanın değerini eksiltmez. Yetişilemeyen bir gün, hayatın anlamını azaltmaz. Her şeyi kusursuz yapamamak, başarısızlık değildir. Bazen yüzde seksen, insan ruhunun kaldırabileceği en sağlıklı tamamlanmışlıktır.
Çünkü insan makine değildir.
Dinlenmeye, susmaya, vazgeçmeye, yavaşlamaya da hakkı vardır.
Biz ise; çoğu zaman çocuklarımızın geleceğini düşünüyoruz, ailemize yetişmeye çalışıyoruz, dostlarımızı ihmal etmemeye uğraşıyoruz. Herkes için bir şeyler yaparken sessizce kendimizden uzaklaşıyoruz.
Peki ya biz?
En son ne zaman kendimize “Nasılsın?” diye sorduk?
En son ne zaman aynaya sadece eksiklerimizi görmek için değil, kendimizi sevmek için baktık?
Belki de en büyük ihmal, kendimize yaptığımız ihmal.
Her sabah uzun listeler hazırlıyoruz. Bugün şunu yapacağım, bunu bitireceğim, buna da yetişeceğim diyoruz. Gün bitiyor. Liste bitmiyor. Sonra da eksik kalanların yükünü omuzlarımıza alıp uyuyoruz.
Oysa hayat, yapılacaklar listesinden ibaret değil.
Hayat bazen yalnızca bir fincan kahvedir.
Bir yaz akşamında balkona düşen serinliktir.
Dağın ardında usulca kaybolan güneşi birkaç dakika sessizce izleyebilmektir bence.
Kimsenin acele etmediği o birkaç dakikada, zamanın bize yeniden nefes vermesidir.
Belki de gerçek zenginlik budur.






