Freedom and Fairness for Northern Cyprus Kurucu Ortağı ve Yönetim Kurulu Başkanı Rikki Williams, Rum Yönetiminin açtığı mülkiyetle bağlantılı cezai davaların ekonomik ve insani sonuçlarına dikkat çekti. Williams, sektör temsilcilerinin tahminlerine göre yaklaşık 30 bin kişinin çalıştığı inşaat ve bağlantılı iş kollarında yaşanabilecek daralmanın, aileler ve dolaylı ekonomik ilişkilerle birlikte 70 bin kişiye kadar uzanan bir etki yaratabileceğini belirtti.
Taşınmaz Mal Komisyonunun güçlendirilmesini isteyen Williams, kuzeydeki Rum mülk sahipleri kadar güneydeki Türk mülk sahiplerinin haklarının da gözetilmesi gerektiğini vurguladı. Williams, ekonomik sıkıntıların iki toplum arasındaki güvensizliği derinleştirebileceği uyarısında bulundu.
Paradise & Premier Group Strateji Ortağı Alper Yaşarata, mülkiyet konusunda Freedom and Fairness for Northern Cyprus Kurucu Ortağı ve Yönetim Kurulu Başkanı Rikki Williams ile gerçekleştirdiği röportajda Williams, Taşınmaz Mal Komisyonunun güçlendirilmesi çağrısı yaparken binlerce ailenin geçim kaynaklarının ve gelecekteki barış ortamının da gözetilmesini istedi.
Mülkiyet meselesi artık yalnızca hukuki bir sorun değil
Alper Yaşarata
:
Rikki, Kuzey Kıbrıs’a yaptığınız ziyarette özellikle mülkiyet sorunu ve son dönemde yaşanan tutuklamalar üzerinde durdunuz. Yaptığınız görüşmeler sonucunda sizi en fazla endişelendiren konu nedir?Rikki Williams: En fazla endişelendiğim konu, mülkiyet meselesinin giderek daha geniş bir ekonomik ve toplumsal soruna dönüşme ihtimalidir. Buraya geldiğimde yalnızca müteahhitleri veya emlak sektöründeki insanları dinlemedim. Bu sektörlerden geçimini sağlayan insanların durumunu da anlamaya çalıştım. Kıbrıs’ta mülkiyet meselesinin tarihsel ve hukuki nedenleri olduğunu hepimiz biliyoruz. Kıbrıslı Rumlar kuzeyde, Kıbrıslı Türkler ise güneyde taşınmaz mallar bıraktı. Bu sorun elli yılı aşkın süredir siyasi müzakerelerin önemli başlıklarından biridir.
Ancak bugün, bu mülkiyet anlaşmazlıklarının cezai davalar ve tutuklamalar yoluyla ele alınması, mevcut soruna yeni bir boyut ekliyor. Şunu sormamız gerekiyor: Bu uygulamalar bizi çözüme mi yaklaştırıyor, yoksa toplumlar arasındaki mesafeyi daha da mı artırıyor? Mülkiyet hakları mutlaka korunmalıdır. Ancak adalet ararken yeni ekonomik ve insani mağduriyetler yaratmamak da son derece önemlidir.
Taşınmaz Mal Komisyonu neden daha etkili kullanılmıyor?
Alper Yaşarata: Kuzey Kıbrıs’ta 2006 yılından bu yana faaliyet gösteren Taşınmaz Mal Komisyonu bulunuyor. Üstelik Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi de bu Komisyonu etkili bir iç hukuk yolu olarak kabul etti. Sizce bunun önemi yeterince anlaşılıyor mu?
Rikki Williams: Hayır, yeterince anlaşıldığını düşünmüyorum. Taşınmaz Mal Komisyonu’nun varlığı son derece önemlidir. Çünkü bu kurum, Kıbrıslı Rumların kuzeyde bıraktıkları taşınmazlarla ilgili taleplerini değerlendirmek amacıyla oluşturulmuş bir mekanizmadır. Komisyon, mülkün koşullarına ve ilgili hukuki kurallara göre tazminat, iade veya takas seçeneklerini değerlendirebiliyor. Daha da önemlisi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 2010 yılındaki Demopoulos kararında bu mekanizmayı etkili bir başvuru yolu olarak kabul etti. Bunun anlamı şudur:
Kıbrıslı Rumların mülkiyet taleplerini ele almak için uluslararası insan hakları hukukunda kabul görmüş bir hukuki yol mevcuttur. Komisyonun resmî rakamlarına baktığımızda 2 Ekim 2026 itibarıyla 8.807 başvuru yapıldığını, 3.757 dosyanın sonuçlandırıldığını ve yaklaşık 768,6 milyon sterlin tutarında tazminata hükmedildiğini görüyoruz. Bunlar küçümsenecek rakamlar değildir. Elbette Komisyonun daha hızlı çalışması, yeterli kaynağa sahip olması ve tazminat kararlarının zamanında uygulanması gerekir. Verilen tazminat kararlarının tamamının ödendiğini de varsayamayız. Fakat burada temel bir gerçek var.
Mülkiyet sorununa hukuki çözüm üretmek için oluşturulmuş bir mekanizma bulunuyor. Benim görüşüm, bu mekanizmanın güçlendirilmesi ve daha etkin hâle getirilmesidir.
Alper Yaşarata: Peki Taşınmaz Mal Komisyonu’nun varlığı, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin cezai dava açmasını hukuken engeller mi?
Rikki Williams: Hayır, otomatik olarak engellemez. Bunu açıkça söylemek gerekir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin TMK’yi kabul etmiş olması, mülkiyetle ilgili bütün ticari faaliyetlere cezai dokunulmazlık verildiği anlamına gelmez. Ancak ortada önemli bir siyasi ve hukuki soru bulunuyor. Mülkiyet taleplerini değerlendirmek için kabul edilmiş bir mekanizma mevcutken, neden bu mekanizmanın güçlendirilmesi ve müzakere edilmiş çözümlerin geliştirilmesi üzerinde daha fazla çalışılmıyor? Cezai işlemler hukuken mümkün olabilir. Fakat bu, her uygulamanın siyasi ve toplumsal sonuçlarının doğru olduğu anlamına gelmez.
Bence asıl hedef yeni ihtilaflar yaratmak değil, mevcut ihtilafları çözmek olmalıdır.
2006 yasası ve reklam faaliyetlerine yönelik yaptırımlar
Alper Yaşarata: En fazla tartışılan meselelerden biri de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin 2006 yılında çıkardığı yasa. Bu yasa, belirli durumlarda yalnızca satış yapanları değil, taşınmazların reklamını ve tanıtımını yapan kişileri de cezai sorumlulukla karşı karşıya bırakabiliyor. Hatta yedi yıla kadar hapis cezası öngörülüyor. Bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Rikki Williams: Öncelikle şunu belirtmeliyim ki yasa, kuzeydeki bütün emlak reklamlarını otomatik olarak suç saymıyor. Başkasına ait taşınmazlar üzerinde, kayıtlı sahibinin rızası bulunmadığını bilerek veya makul olarak bilmesi gerekirken gerçekleştirilen belirli işlemleri kapsıyor. Buna bazı satış, kiralama, reklam ve tanıtım faaliyetleri de dâhil. Ancak benim sorguladığım nokta, böylesine hassas ve hâlâ çözülememiş bir mülkiyet meselesinde cezai yaptırımların ne ölçüde doğru bir yöntem olduğudur. Bir kişi Kuzey Kıbrıs’taki mevcut hukuk sistemi içerisinde çalışıyor olabilir.
İşletmesi kayıtlı olabilir. Yerel tapu belgelerine dayanarak ticari faaliyet yürütüyor olabilir. Buna rağmen güneydeki hukuk sistemi kapsamında cezai suçlamalarla karşılaşabilir. Bunun yarattığı ciddi hukuki belirsizliği görmezden gelemeyiz. Asıl mülk sahibinin haklarını inkâr etmiyorum. Ancak yıllardır çözülemeyen bir siyasi sorunun sonuçlarını yalnızca cezai yaptırımlarla yönetmeye çalışmanın da sorgulanması gerektiğini düşünüyorum.
Alper Yaşarata: Kıbrıs Türk tarafının görüşüne göre bu yasanın bir başka önemli boyutu da bulunuyor. 1960 Cumhuriyeti iki toplumun ortaklığı üzerine kurulmuştu. Ancak söz konusu yasa Kıbrıslı Türklerin katılımı olmadan kabul edildi. Bu durum sizce siyasi ve anayasal açıdan tartışmalı değil mi?
Rikki Williams: Kesinlikle tartışılması gereken bir konudur. 1960 Cumhuriyeti, Kıbrıslı Türklerin de kurucu ortak olduğu bir anayasal düzene dayanıyordu. Ancak 1963 sonrasında merkezî devlet kurumları Kıbrıslı Türklerin etkin katılımı olmadan işlemeye devam etti. Burada hukuki yetki ile siyasi meşruiyet arasında bir ayrım yapmamız gerekiyor. Bir yasanın mevcut hukuk sistemi içerisinde kabul edilmiş olması, onun çözülememiş toplumlararası bir ihtilaf üzerindeki etkilerinin sorgulanamayacağı anlamına gelmez.
Kıbrıslı Türklerin ekonomisini ve geleceğini etkileyen düzenlemelerin, Kıbrıs Türk toplumunun katılımı olmadan yapılmasının 1960 ortaklığının ruhuyla ne ölçüde bağdaştığı ciddi bir tartışma konusudur. Bu yasanın mahkemeler tarafından anayasaya aykırı ilan edildiğini söylemiyorum. Ancak anayasal ortaklık, siyasi hakkaniyet ve devam eden müzakereler bakımından yeniden değerlendirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Güneydeki Türk malları neden unutuluyor?
Alper Yaşarata: Rikki, bu tartışmada üzerinde özellikle durmak istediğim başka bir konu var. Kuzeydeki Rum malları sürekli gündemde. Peki güneyde bulunan Kıbrıslı Türklerin taşınmaz malları? Onların mülkiyet hakları neden aynı ölçüde tartışılmıyor?
Rikki Williams: Bence meseleye yaklaşımımızdaki en önemli eksikliklerden biri budur. 1974 ve öncesindeki olaylar sırasında yalnızca Kıbrıslı Rumlar yerinden edilmedi. Kıbrıslı Türkler de güneyde evlerini, topraklarını, iş yerlerini ve ailelerinden kalan taşınmazları bırakmak zorunda kaldı. Onların da tapuları var. Onların da mülkiyet hakları var. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi, Türk mallarını kayyumluk sistemi çerçevesinde yönetiyor. Bu sistem kapsamında bazı Kıbrıslı Türk mülk sahipleri, taşınmazlarının kontrolünü geri alma, satma veya devretme konusunda çeşitli kısıtlamalarla karşılaşıyor. Şimdi burada çok basit bir soru sormak istiyorum.
Kuzeydeki Rum mülk sahiplerinin hakları için etkili hukuki çözümler talep ediliyorsa, güneydeki Türk mülk sahipleri için de aynı hassasiyet neden gösterilmesin? Mülkiyet hakkı yalnızca tek bir toplumun hakkı değildir. Bir Kıbrıslı Rum’un kuzeydeki mülkiyeti ne kadar önemliyse, bir Kıbrıslı Türk’ün güneydeki mülkiyeti de o kadar önemlidir. Elbette iki taraftaki hukuki sistemler ve uygulamalar birbirinden farklıdır. Ancak insan hakları bakımından eşit yaklaşım ve karşılıklılık son derece önemlidir. Bence kapsamlı bir mülkiyet çözümü, her iki toplumun taleplerini birlikte değerlendirmelidir.
30 bin çalışanın ekonomik geleceği göz ardı edilemez
Alper Yaşarata: Bu ziyaretiniz sırasında özellikle inşaat sektöründeki çalışanların durumuna dikkat çektiniz. Sektör temsilcilerinin geniş kapsamlı tahminlerine göre inşaat ve bağlantılı iş kollarında yaklaşık 30 bin kişi çalışıyor. Ailelerini, tedarikçileri ve dolaylı ekonomik ilişkileri de dikkate aldığımızda 70 bin kişiye kadar uzanabilecek bir ekonomik etkiden söz ediliyor. Bu ölçekte bir ekonomik riskin siyasi sonuçları neler olabilir?
Rikki Williams: Bu bence son derece ciddi ve yeterince konuşulmayan bir meseledir. Öncelikle 30 bin çalışan rakamının sektörün kapsamına bağlı bir tahmin olduğunu, 70 bin kişinin ise olası geniş toplumsal etkiyi ifade eden bir değerlendirme olduğunu belirtelim. Ancak asıl önemli nokta değişmiyor. Burada yalnızca birkaç büyük inşaat şirketinin geleceğini konuşmuyoruz. İnşaat işçilerini, mühendisleri, mimarları, elektrikçileri, tesisatçıları, taşımacıları, mobilya üreticilerini ve daha birçok meslek grubunu konuşuyoruz. Bu insanların ailelerini konuşuyoruz.
Çocuklarının eğitimini, evlerinin kirasını, banka borçlarını, günlük ihtiyaçlarını konuşuyoruz. Bir inşaat işçisi işini kaybettiğinde bundan yalnızca o kişi etkilenmez. Eşi, çocukları ve bakmakla yükümlü olduğu aile üyeleri de etkilenir. Bir müteahhit projesini durdurmak zorunda kaldığında yalnızca inşaat sahasındaki faaliyet durmaz. Malzeme tedarikçileri, nakliye şirketleri, yerel esnaf ve hizmet işletmeleri de gelir kaybına uğrayabilir. Dolayısıyla olası bir ekonomik çöküşün bedelini en fazla sıradan insanlar öder.






