SON DAKİKA

Toplum Eliyle Kadına Dayatılan Görevlerin Farkında Mıyız?

Oysa eşitsizlik çoğu zaman en sıradan anlarda, kullandığımız kelimelerde, izlediğimiz reklamlarda, çocuklara aldığımız oyuncaklarda ve fark etmeden sürdürdüğümüz alışkanlıklarda yaşar.

4 dakika okumaHaber: Emine Yüksel
Paylaş
Toplum Eliyle Kadına Dayatılan Görevlerin Farkında Mıyız?

Bunların çoğu o kadar normalleşmiştir ki artık sorgulamayız bile.

Dilimiz bunun en belirgin örneklerinden biridir. “Bilim adamı”, “iş adamı”, “adam gibi yapmak”, “adamsın”, “adam başı”, “insanoğlu”… Hepsi erkeği merkeze alan bir dilin ürünüdür. Bugün “bilim insanı”, “iş insanı”, “kişi başı” gibi kapsayıcı ifadeler kullanılıyor olsa da eski kalıplar hala yaşamaya devam ediyor. Üstelik bu dili yalnızca erkekler değil, kadınlar da kullanıyor. Çünkü bu kalıplar bize çocukluktan itibaren öğretiliyor.

Dilimizde ve hukuk terminolojisinde bile bunun izlerini görmek mümkün. Örneğin “adam öldürme” gibi ifadeler kullanılıyor. Oysa suçun ne faili ne de mağduru cinsiyetle tanımlanır. Kullandığımız kelimeler, farkında olmadan nasıl düşündüğümüzü de şekillendirir.

Ama mesele yalnızca dil değil.

Bebek bakım odalarının neden hala çoğunlukla sadece kadın tuvaletlerinde olduğunu hiç düşündük mü? Çocuğun altını değiştirmek neden yalnızca annenin göreviymiş gibi kabul ediliyor?

Bir baba çocuğuyla ilgilendiğinde neden “eşine yardım ediyor” deniliyor? Oysa ebeveynlik yardım etmek değil, sorumluluğu paylaşmaktır. Çocuk yalnızca annenin değil, anne ve babanın ortak sorumluluğudur.

Reklamlara dikkat ettiniz mi? Temizlik ürünlerini kullanan da, çamaşır yıkayan da, evi düzenleyen de çoğunlukla kadın. Beyaz eşya reklamlarında mutfakta kadınlar vardır. Peki hiç bulaşık deterjanı reklamında başrolde bir erkek gördünüz mü? Erkekler yemek yemiyor mu? Bulaşık çıkarmıyor mu?

Bu roller daha çocuk yaşta başlıyor.

Kız çocuklarına bebekler, mutfak setleri ve oyuncak ütüler alınırken; erkek çocuklarına arabalar, tamir setleri, legolar ve bilim kitleri hediye ediliyor. Kız çocukları “anne olmaya”, erkek çocukları ise “üretmeye ve yönetmeye” hazırlanıyor. Sonra yıllar geçiyor ve kadınların teknik alanlarda neden daha az temsil edildiğini sorguluyoruz.

Okullarda bile bu kalıplar yeniden üretiliyor. Sınıfı süslemek, öğretmene yardım etmek, çiçek taşımak çoğu zaman kız öğrencilerin görevi olurken; sıra taşımak, masa çekmek ve fiziksel işler erkek öğrencilere bırakılıyor. Daha çocuk yaşta “kadın işi” ve “erkek işi” ayrımı öğreniliyor.

Meslekler de bundan nasibini alıyor. Mühendis denince akla erkek geliyor, öğretmen ya da hemşire denince kadın. Yönetici denince erkek, sekreter denince kadın hayal ediliyor. Oysa mesleklerin cinsiyeti yoktur; insanların yeteneği, emeği ve birikimi vardır.

“Kadınlar araba süremez.” cümlesini kaç kez duyduk? Peki hiç düşündük mü; çocukken bisiklete binmesi, araba kullanmayı öğrenmesi ve mekanik işlerle uğraşması daha çok teşvik edilen erkek çocukları değil miydi? Motor becerilerinin geliştiği dönemde erkek çocukları desteklenirken, kız çocukları bundan mahrum bırakılıyor. Sonra da kadınların araba kullanma becerileri üzerinden önyargılar üretiliyor.

Evin içinde de görünmeyen bir iş bölümü var. Misafir geleceği zaman hazırlıkları kim yapıyor? Sofrayı kim kuruyor? Yemekten sonra mutfağı kim topluyor? Bayramlarda günlerce hazırlık yapan, yaşlı ve hasta yakınların bakımını üstlenen çoğu zaman kim oluyor? Bunlar “kadının görevi” olarak kabul edildiği için çoğu zaman emek bile sayılmıyor.

Çalışma hayatında da benzer bir tabloyla karşılaşıyoruz. Toplantıda not tutması, doğum günü organizasyonlarını yapması ya da ofisin düzeniyle ilgilenmesi beklenen kişi çoğu zaman kadın oluyor. İş görüşmelerinde kadınlara “Evlenmeyi düşünüyor musunuz?”, “Çocuk yapacak mısınız?” soruları yöneltilirken aynı sorular erkeklere sorulmuyor.

Toplum kadınların yalnızca ne yapacağını değil, nasıl davranacağını da belirlemeye çalışıyor. Çok gülerse eleştiriliyor, sesini yükseltirse “agresif” oluyor, iddialıysa “hırslı” diye yaftalanıyor. Geceleri dışarı çıkması, giydiği kıyafet, kahkahası, oturuşu, kalkışı bile değerlendirme konusu olabiliyor.

Çünkü bütün bu rollerin sonunda kadından, toplumun ona biçtiği rolü oynaması bekleniyor. İyi eş olması, iyi anne olması, sessiz olması, uyum sağlaması, itiraz etmemesi, “yerini bilmesi” bekleniyor. Bu kalıpların dışına çıktığında ise yalnızca eleştirilmekle kalmıyor; kimi zaman baskı, fiziksel şiddet veya cinsel şiddetle karşı karşıya bırakılıyor. Kadının kendi hayatı üzerinde söz sahibi olması, sınır koyması, “hayır” demesi bile bazıları tarafından kabul edilmek istenmiyor.

Tam da bu nedenle toplumsal cinsiyet eşitsizliğini yalnızca “kadına verilen görevler” üzerinden değil, bu görevleri yerine getirmeyi reddeden kadınların karşılaştığı baskı üzerinden de düşünmek gerekiyor.

Bir kadın şiddete maruz kaldığında ise ilk sorgulanan çoğu zaman fail değil, kadının kendisi oluyor. “Neden oradaydı?”, “Ne giymişti?”, “Neden o saatte dışarıdaydı?” gibi sorularla, daha suçlu hesap vermeden kadın toplum tarafından yargılanıyor. Oysa sorgulanması gereken kadının hayatı değil, şiddeti uygulayan kişinin davranışıdır.

Oysa aynı toplum erkek çocuklarına da “Erkek adam ağlamaz.” diyerek duygularını bastırmayı öğretiyor. Toplumsal cinsiyet kalıpları yalnızca kadınları değil, erkekleri de belli rollere sıkıştırıyor. Ancak kadınlar, bu kalıpların üzerine bir de görünmeyen bakım emeğini, ev içi sorumlulukları ve sürekli kendini kanıtlama baskısını taşıyor.

Belki de en büyük sorun, bütün bunların artık bize normal gelmesi.

Çünkü eşitsizlik bazen bir hak ihlali kadar görünür değildir. Bazen bir kelimenin içinde, bazen bir reklam sahnesinde, bazen okulda verilen bir görevde, bazen de bir çocuğa alınan oyuncakta gizlidir.

Toplumsal cinsiyet eşitsizliği yalnızca yasalarla değil; dilimizle, alışkanlıklarımızla, beklentilerimizle ve sessizce kabullendiğimiz davranışlarla yeniden üretiliyor.

Toplum Eliyle Kadına Dayatılan Görevlerin Farkında Mıyız?

Bu habere tepkiniz?

Paylaş

Yorumlar

İlgili Haberler