Son üç hafta içinde Kuzey Kıbrıs’ta iki kadın öldürüldü, bir kadın ise cinayete teşebbüs sonucu ağır bir şiddete maruz kaldı. İki kadının adı artık aramızda değil: Saliha Özkol ve Rukiye Tuncer. Bunlar yalnızca üç adli vaka, üç haber başlığı ya da birkaç gün konuşulup sonra unutulacak olaylar değildir. Her biri bize aynı soruyu yenide soruyor: Bir kadın, bir erkek tarafından öldürülmeden önce toplum olarak hangi işaretleri görmezden geldik?
Tam da bu nedenle bu hafta ‘toksik erkeklik’ hakkında konuşmak istiyorum. ‘Toksik erkeklik’ dediğimizde erkeklerin tamamının kötü, saldırgan veya şiddete eğilimli olduğunu söylemiyoruz. Buradaki mesele erkek olmak değil; erkekliğin nasıl öğretildiği, hangi davranışların ‘erkeklik’ olarak kabul edildiği ve bu davranışlardan hangilerinin insanlara zarar verdiğidir.
Toksik; zehirli, zarar veren anlamına gelir. Erkeklik ise toplumun erkeklerden beklediği davranışları, sorumlulukları, duyguları ve rollerini ifade eder. Bu nedenle toksik erkeklik; gücü, kontrolü, baskıyı, duyguların bastırılmasını, üstünlüğü ve şiddeti erkek olmanın doğal bir parçasıymış gibi sunan düşünce ve davranış kalıplarıdır.
Bir erkeğin öfkelenmesi toksik erkeklik değildir. Önemli olan öfkeyi nasıl ifade ettiğidir. Bir erkeğin güçlü olması toksik değildir. Ancak gücü başkalarını kontrol etmek, korkutmak veya susturmak için kullanması şiddetin bir parçasına dönüşür. Ve burada çok net bir ayrım yapmak gerekir: Şiddet sevgi değildir. Kıskançlık sevgi değildir. Kontrol etmek korumak değildir. Israr etmek romantizm değildir. Korkutmak erkeklik değildir.
Bir kadının ne giyeceğine, kiminle görüşeceğine, nereye gideceğine, telefonunda kimlerin bulunacağına, ne zaman eve geleceğine karar vermek ‘ilişkide söz sahibi olmak’ değil, kontrol davranışıdır. Partnerinin telefonunu kontrol etmek, konum istemek, arkadaşlarından uzaklaştırmak, ekonomik olarak bağımlı hale getirmek, hakaret etmek, tehdit etmek veya fiziksel şiddet uygulamak da ‘sevginin fazlalığı’ ile açıklanamaz. Bunların adı şiddettir.
Toksik Erkeklik Karşımıza Nasıl Çıkabilir?
Toksik erkeklik bazen çok açık biçimde karşımıza çıkar. Bazen ise çocukluktan itibaren o kadar normalleştirilir ki problem olduğunu fark etmek dahi zorlaşır. Örneğin;
- ‘Erkek adam ağlamaz’ diyerek çocukların duygularını bastırmasını istemek
- Korkmanın, üzülmenin veya yardım istemenin güçsüzlük olduğunu düşünmek
- Erkeğin ilişkide son sözü söylemesi gerektiğine inanmak
- Kadının ‘hayır’ını, reddetmesi ve sınırını ciddiye almamak
- Kıskançlığı sevginin göstergesi olarak görmek
- Partnerinin kıyafetine, arkadaşlarına, sosyal çevresine veya yaşamına müdahale etmek
- Öfkelendiğinde bağırmayı, eşyalara zarar vermeyi ve korkutmayı normal görmek
- Şiddeti ‘sinirlenmişti’, ‘kendini kaybetti’, ‘çok seviyordu’ gibi gerekçelerle açıklamak
- Kadının erkekten daha başarılı, daha güçlü veya daha fazla kazancı olmasını tehdit olarak görmek
- Ev işlerini ve çocuk bakımını yalnızca kadının sorumluluğu olarak kabul etmek
- Cinsel ilişkinin erkek için bir ihtiyaç, kadın içinse yerine getirilmesi gereken bir görev olduğunu düşünmek
- Cinsel reddedilmeyi bir erkeğin ‘hakkının elinden alınması’ gibi görmek
- Cinsel dürtülerini kontrol edemediğini iddia ederek cinsel şiddeti mazur göstermeye çalışmak
- Başka erkeklere karşı şiddet göstermeyi ‘erkeklik’, kavga etmeyi ‘güç’ olarak görmek
- Homofobik veya kadın düşmanı ifadeleri ‘şaka’ olarak normalleştirmek
- Empatiyi, özür dilemeyi ve hata kabul etmeyi zayıflık olarak görmek
- Bir kadının kendisine ait olduğunu düşünmek
Bunların hiçbirinin ‘erkek doğasının kaçınılmaz bir sonucu’ olmadığını özellikle söylemek gerekir. Çünkü oğlan çocuklarına ‘ağlama’, ‘güçlü ol’, ‘kız gibi vurma’, ‘korkma’, ‘vurursan erkek olursun’ diye öğretilen her şey doğuştan gelmez. Bunlar öğrenilir. Öğrenilen davranışlar değiştirilebilir.
Toksik Erkeklik Neden Tehlikelidir?
Aslında cevap oldukça basit. Bir kişinin ‘erkekliğini’ kanıtlama ihtiyacı, başka bir insanın özgürlüğünü ve güvenliğini tehdit ettiği için.
Çünkü şiddet çoğu zaman bir anda ortaya çıkan bir davranış değildir. Önce küçümseme olabilir, sonra hakaret, sonra kontrol etme, sonra tehdit, sonra izolasyon, sonra fiziksel şiddet. Ve bazen bu zincirin sonunda geri dönüşü olmayan bir cinayet vardır. Bu nedenle ‘ama daha önce hiç dövmemişti’ cümlesine güvenmek zorundayız diye bir kural yoktur. Şiddetin yalnızca fiziksel olması gerekmez. Korkutmak, tehdit etmek, takip etmek, ekonomik olarak kontrol etmek, sosyal çevreden uzaklaştırmak ve sürekli baskı kurmak da kişinin yaşam alanını daraltan şiddet biçimleridir.
KAYAD’ın son günlerde yaptığı açıklamada da özellikle dikkat çektiği noktalardan biri budur: Bir kadının şiddet nedeniyle polise başvurması çoğu zaman yaşadığı ilk şiddet olayıyla ilgili değildir; kadınlar yardım istemeden önce birden fazla kez şiddete maruz kalabilmektedir.
O halde şiddetin yalnızca son aşamasına bakmak yerine, ilk işaretlerini de ciddiye almamız gerekir.
Bugün yaşananları yalnızca bugünün meselesi olarak görmek de doğru değil. Kadından Yaşama Destek Derneği (KAYAD), yıllardır Kuzey Kıbrıs’ta kadına ve çocuğa yönelik şiddetin önlenmesi konusunda çalışmalar yürütüyor. KAYAD’ın ‘Şiddete Karşı Diren’ projesi kapsamında polis, sosyal hizmetler, öğretmenler, hemşireler, doktorlar ve avukatlar gibi şiddet vakalarıyla karşılaşabilecek meslek gruplarına eğitimler verilmiş; aile içi şiddetin boyutuna ilişkin araştırmalar yapılmış ve hukuki destek mekanizmalarının geliştirilmesi için çalışmalar yürütülmüştür. Proje kapsamında 83 maddelik bir Ev İçi Şiddet Yasa taslağı hazırlanmıştır. KAYAD daha sonra hükümete ‘Ev İçi Şiddet Gören Kişilerin Korunmasına Dair Yasa Önerisi’ de sunmuştur.






