Tiyatro, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin en eski ve en cesur yüzleşme ve sorgulama biçimlerinden biridir. İnsan, sahnede yalnızca kendisini anlatmaz, aynı zamanda kendisini kuşatan iktidarı, yasaları, inançları, ahlakı ve toplumsal düzeni de sorgular. Bu yüzden tiyatro tarihi, bir bakıma insanın itaat ile özgürlük, boyun eğme ile başkaldırma, biat ile direnme, sessizlik ile sözünü söyleme arasındaki bitmeyen mücadelenin tarihidir. Çünkü tiyatro insandan insan yapılan bir sanattır. O nedenle tiyatronun tarihi, ezenle ezilenlerin insanlık tarihidir... Karl Marx’ın ifadesiyle; “Şimdiye kadarki bütün toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir.”
Tiyatronun tarihinde, sahne, çoğu zaman olup biteni sorgulamadan olduğu gibi yansıtan, ya da manipüle ederek görünmez kılan ve egemen düzenin suretini seyirciye sunduğu bir alan olur. Ama tiyatronun tarihi, yalnızca sahneden egemen düzenin suretinin yansıması olarak kalmaz. Aynı zamanda tiyatronun tarihi egemen düzene yöneltilen itirazın da tarihidir. Sahne bir yandan dünyayı olduğu gibi gösterirken, diğer yandan dünyanın böyle olmak zorunda olmadığını haykırır. Kimi zaman iktidarın sözünü çoğaltır, kimi zaman o sözün karşısına dikilir, başkaldırır... Sahnede kimi zaman itaatin provasını yapar, kimi zaman isyanın... Kimi zaman karamsarlığın karanlığına umutsuzluğuna boğar sahneyi, kimi zaman umudun ışığıyla aydınlatır.
Bu yüzden tiyatro, tarih boyunca bir yanda iktidarın sahnesi olur, öte yanda iktidara karşı başkaldırının sahnesi.
O nedenle büyük usta Bertolt Brecht, bize, seçimimizi yaparak tarihin neresinde durduğumuza karar vermemizi söyler:
“Bu büyük seçim çağında sanat da seçimini yapmalıdır. Sanat ya körü körüne bir inanışla kaderini bir azınlığa bağlar ve onun aracı olur ya da çoğunluğun tarafına geçerek kaderini ona bağlar. Ya insanları düşlere sürükler ve onları uyutur, bilgisizliği artırır; ya da gerçeklere yönelip bilgiyi çoğaltır. Ya yıkıcı yanı ağır basan güçlere ya da yapıcı ileri güçlere seslenir.”
Tiyatronun başkaldırı tarihi
Bu tarihsel yolculuğa, Antik Yunan tiyatrosunun iki büyük başkaldırı oyunu olan “Prometheus” ve “Antigone” ile başlayabiliriz. Prometheus, tanrıların mutlak iktidarına karşı başkaldırarak, insanı, bilgiyi ve özgürlüğü savunur. Antigone ise başkaldırarak, devletin buyruğuna karşı gelir ve otoritenin dayattığı yasanın karşısına, vicdanı ve ahlaki sorumluluğu koyar. Biri insanlığın geleceği uğruna tanrısal düzene meydan okur, diğeri adalet duygusundan vazgeçmemek için kralın iradesine ve kanunlarına karşı çıkar. Her ikisi de iktidarın sorgulanamazlığını reddederek başkaldırır ve direnme hakkını savunur. Prometheus ile Antigone’yi ortak bir noktada buluşturan, yalnızca otoriteye başkaldırmaları olmaz... Onları ortak bir noktada buluşturan, başkaldırılarının bedelini ödemeyi göze almalarıdır. Çünkü onlar için boyun eğmek, hayatta kalmanın ötesinde, insanca yaşamanın değerlerine ihanet etmesi anlamına gelir.
Tıpkı 20. yüzyılda büyük usta Nazım Hikmet’in dediği gibi:
“Esas olan sadece yaşamak değil, insana yakışır şekilde yaşamaktır, teslim olmadan boyun eğmeden, sürünmeden, el etek öpmeden yaşamaktır.”
Bu yönüyle Prometheus ve Antigone, yalnızca kendi çağlarının değil, günümüze kadar uzanan özgürlük, adalet ve vicdan mücadelesinin de simgeleridir.
Prometheus: Özgürlüğün başkaldırısı
Aiskhylos’un “Zincire Vurulmuş Prometheus” tragedyasında Prometheus, tanrıların tanrısı Zeus’un buyruğuna karşı gelir. İnsanlara ateşi verir ve onların aydınlanmasına, üretmesine, düşünmesine ve aynı zamanda kendi kaderlerini değiştirme olanağını da sunar. Ateş, bu anlamda bir araçtan çok daha fazla anlam taşıyan simgedir... Ateş, bilginin, sanatın, üretimin, uygarlığın ve özgürleşmenin simgesidir, Aiskhylos’un “Zincire Vurulmuş Prometheus” oyununda.
Prometheus’un suçu, iktidarın kendisine ayırdığı bir gücü insanlarla paylaşmasıdır. Prometheus ise bu ayrıcalığı sorgular. İnsanın karanlıkta kalmasını isteyen bir düzene karşı aydınlanmanın tarafını tutar.
Bu nedenle Prometheus’un başkaldırısı, yalnızca bir tanrıya karşı işlenmiş suç olarak okunamaz. Prometheus, iktidarın mutlak gücüne karşı insanın gelişme ve özgürleşme hakkını savunur.
Prometheus, baş tanrı Zeus tarafından zincire vurulur, işkence görür, fakat teslim olmaz. Prometheus’a en ağır işkenceler uygulanır, ancak onu savunduğu düşüncesinden ve eyleminden durduramazlar.






